9/8/2008 · Kategori: Serbest konular

Siz Hiç Secdede Ölmek İstediniz Mi?


secde_islamcokguzelicknet.jpg 

 Ölümün sizi nerede bulmasını isterdiniz ? Hangi ortamda, hangi mekânda? Ya da hangi belde de vermek isterdiniz son nefesinizi ? Size sorulan bu soruya cevap olarak hemen, - ya durup dururken ölüm de nereden çıktı şimdi, ben henüz ölmek istemiyorum ki mi dediniz yoksa? Yoksa öldükten sonra ne fark eder ki, nerede ölürsen öl diye mi geçirdiniz içinizden ? Ya da daha önce hiç aklınıza gelmemiş miydi bu soru ? Ama bir anlık gelseydi ve bir anlık cevap vermek zorunda kalsaydınız ne derdiniz diye bir düşünün ? Ölüm anınızı, o anki ahvalinizi ve mekanınızı düşleyin hemen şimdi;

Siz hiç secdede ölmek istediniz mi?
Secdeye vardığınızda ölmeyi düşlediniz mi hiç ? O anda, O’na en yakınken O’na varmayı hayal ettiniz mi ? Ya da bunu neden hayal ettiğinizi düşünüp de hüzünlendiniz mi bir anlık da olsa ?…
Belki pek çok şeyin bilincinde olarak, en iyi dostunuzun kollarında, seccadede can vermek istediniz, belki secdede bir an için boş bulunup, ettiğiniz tevbelerin kabul olunduğu hissine kapılıp istediniz ölümü… Belki de Rabbinize, sizi yanına günahsızken almasını niyaz edecektiniz de, secdede yapılmış bir tevbenin ardından aklınıza geliverdi bu Belki hiç istemediğiniz ve deliler gibi korktuğunuz bunun aksi olan durum aklınıza geliverdi de ondan Günahkar, tevbeden aciz kalmış, günahlarında ısrar etmiş ama tevbe etmeye fırsat bulamamışken alındığını düşündünüz ruhunuzun ve hemen o anda ölmek istediniz, kimbilir.Asıl duanız buydu belki de Rabbim günahlarımı bağışlar bağışlamaz al ruhumu yalvarırım! Beni huzuruna günahlarımla alma ! Alma ki o halde nasıl çıkarım huzuruna Rabbim, nasıl…? Hangi yüzle? diye yakaracaktınız da, aklınıza ölüm geliverdi o biçarelik içinde ve arzuladınız ölümü.

Siz hiç secdede ölmek istediniz mi?
Hiç kendinizi Beytullah’ın önünde yere kapanmış düşünüp, ihramınızın kefen olmasını, O Mübarek Zatın (S.A.V.) ayak bastığı yere başınızı koyup can verdiğinizi ve daha önce bunun kadar güzel bir hayal kurmadığınızı idrak edip ağladınız mı ?

Siz hiç secdede ölmek istediniz mi?
Ya da bazen, arasıra da olsa, sırf secdede can vermek, O’na en yakın olduğunuzu idrak ettiğiniz ve o en aciz, en cahil, en gafil halinizle dahi Rahmetini üzerinizde hissettiğiniz bir anda ölmek niyetiyle, böylesi bir teslimiyet içinde başınızı secdeden hiç kaldırmak istemediğiniz olur mu?…

Siz hiç secdede ölmek istediniz mi?
Başınızı secdeden kaldırmadan O’nu kaldırdığınızda yine bir sürü yanlış amel işleyecek olduğunuz ve yine O’nun istemediği bir sürü günaha bulanacağınız, bu kez O’nun huzuruna daha günahkar bir başla geri dönecek olduğunuz aklınıza geldikçe, utancınızdan daha bir gömüldünüz mü hiç seccadenizin içine…? Rabbin rahmetine sığınır gibi, affına sığınır gibi sarıldınız mı hiç O’na?
Ya da en azından, başınız secde yerinde iken, o başınızı önünde eğilmeye layık gören Rabbinize şükretmek için, aslında hep secdede kalmanız gerektiğini anımsayıp, secdelerinizi biraz daha uzattığınız olur mu arasıra da olsa…?
Siz hiç secdede ölmek istediniz mi?
Sizin de seccadeleriniz ıslanır mı bu düşünceler içinde? Tevbeleriniz kuru kuru mu gider yoksa Rabb katına? Rabbin verdiği, gözyaşı nimetine bulanamadan mı? Yoksa bir damlayı esirger misiniz siz O’nu verenden, hem de size o bir damla gözyaşı karşılığında mağfiretini müjdelemişken? …
Siz hiç secdede ölmek istediniz mi?
Yapmayanlar, yapamayanlar, yapmak nasip olmayanlar çoğunlukta iken, acizlerin acizi olarak, belki de hiç hakkınız yokken size nasip olunan kulluk etme nimetini düşündünüz mü hiç? Düşünüp te doğru düzgün yerine getiremediğiniz amellerinizin kusurlarını aklınıza getirip utandığınız, utancınızdan ancak başınız yerde tevbe edebileceğinizi anlayıp, çaresizlik içinde bunu yapmaya çabaladığınız oldu mu? Ya da başınızı kaldırmaya yüz bulamadığınız Resulullah (S.A.V.) Efendimizin: “Rabbiniz Hayy’dir, Kerim’dir. Kulu duâ ederek kendisine elini kaldırdığı zaman, O, ellerini boş çevirmekten istihya eder.buyruğunu işittiğinizde, O Yüceler Yücesi, dua edenlerin ellerini boş çevirmekten haya ederken, ben O’na karşı nasıl başımı kaldırıp ta af dileyeyim, isteyeyim, bendeki bu hayasızlık ile Rabbime nasıl el açıp dua etmeye yüz bulayım diye düşünüp, bunu hak etmediğinizi idrak ettiğiniz anlarda secde yeri en samimi sırdaşınız oldu mu sizin de?

Siz hiç secdede ölmek istediniz mi?
Bitip tükenmeyen günah yükünüzün altında ezilirken, üzerinize çullanmışken tüm kusurlarınız, seccadeye gömülmek, ona gömülmeye mahkum olmak ancak bir hediyedir, orada can vermekse bir lütuftur diye düşünüp, buna layık olmak arzusuyla dolup taştığınız olur mu hiç?

 

Siz hiç secdede ölmek istediniz mi?
İmam Zeynul Abidin (r.a)’ın, namaz için ayakta durmaktan ayakları şişen Resulullah(sav)’e sorduğu, Senin geçmiş ve gelecek tüm günahlarını Allah Teala, bağışlamış olmasına rağmen neden bu kadar kendini zorluğa düşürüyorsun? sorusuna aldığı, Acaba ben şükür eden bir kul olmayayım mı? cevabını okuduğunuzda düştüğünüz o acı duygu aleminde kendiniz için, Ya Rabb! Yetiremediğim ve yetiremeyeceğim şükrüm için beni affeyle, beni de şükretme gayretindeki kullarından eyle! diye dua etmek, şükreden kullardan olmak ümidi ile ettiğiniz secdelerden birini yaparken, en azından bu niyet ve ahval üzere iken can vermek saadetini tatmayı ne kadar isterdiniz değil mi?
Siz hiç secdede ölmek istediniz mi?
Resulullah (S.A.V.) Efendimizin, kendisinin iste buyruğu üzerine, Rabia b. âlik el Eslemi(ra)’ın
Cennette Sana arkadaş olmak isterim. sözlerine, çok secde ederek kendin için bana yardımcı ol” diye icabet ettiği aklınıza geldikçe, O’na, O Güzeller Güzeline, O Güller Sultanına arkadaş olacaksam, secdeden başımı kaldırmamaya razıyım, hatta bunun için orada can vermeyi dilerim ama.. diye diye bir sürü ah çekip, iç geçirdiğiniz secdelerden birinde ömrünüzün son bulması, sadece bu hasret ile göçmek dahi, ne büyük bir saadet olurdu öyle değil mi?
Siz hiç secdede ölmek istediniz mi?
Secde O ki O’na en yakın yer, o ki O’nun en sevdiği dua mekanı, o ki Resulünün, Kul Rabbine en ziyade secdede iken yakın olur, öyle ise (secdede) duayı çok yapın.” diyerek bunları ifade buyurduğu manevi buluşma diyarı.Allah’ım (c.c.) ben ona layık değilim ama başka gidecek yerim yok. Sen’in yüceliğin karşısında aczimi anlatabileceğim tek mekandır orası
Beni de kabul et, şu günahkar başı da yolunda koparılan bir baş olamasa da hiç olmazsa secdende can versin. Sadece başım değil Sana her hücrem secde etsin, her hücrem tevbe etsin.Sonra kaldırsam da yerden başımı, ruhum hep secdede kalsın Ruhum hep secdede kalsın.
Allah (c.c.) Canımızı Secde Halinde İken Alsın…!
Azrail (a.s.) Secde Halinde İken Gelsin.İnşaallah, Amin…!

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

6/8/2008 · Kategori: Cihad

islam yolunda Cihad

Allah yolunda, yalnız Allah rızası için cihad yapmak çok büyük bir fazilettir. Çünkü cihadda bezledilen, insanın en kıymetli varlığı CAN’ıdır.

Allah Teala şöyle buyurmaktadır:
“Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et. Onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir yerdir.” (Tevbe/73)

“Düşmanlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın. Çünkü onunla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız size eksiksiz ödenir. Siz asla haksızlığa uğratılmazsınız.” (Enfal/60)

Bu ayetlerden anlıyoruz ki, Müslümanlar dini vecibelerini layıkıyla yerine getirebilmek, namuslarını, vatanlarını korumak için cihad etmekle, savaşmakla görevlidirler.

Müslüman cihada hazır olmalıdır
Allah yolunda cihadı terkeden, savaşa hazırlanmayan milletlerin zillete düşmesi, İslam düşmanlarının boyunduruğu altına girmesi mukadderdir.

Müslüman milletler savaş günü gelip çatmadan, savaş için hazırlanmalıdırlar. Aksi takdirde gâfil avlanırlar, kendi nefsî isteklerinin peşinden koşarken, sefahet içinde yüzerken perçemlerinden yakalanır, tüm izzet ve şereflerini kaybedebilirler.
Yakın ve uzak tehlikeler, yakın ve uzak düşmanlar vardır. Uzak tehlikeler ve uzak düşmanlar ile meşgul olunurken, yakın düşman taarruza geçebilir. Zayıf olsalar da çok büyük bir tehlike oluşturabilirler. Onun için öncelikle yakın düşmanla cihad etmek gerekir. Ancak yakın düşmanla uğraşırken elbette uzak düşman gözardı edilemez. O da sürekli olarak gözaltında tutulur, gerekli tedbirler alınır.

Allah Teala şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman edenler! Kâfirlerden size yakın olanlara karşı savaşın ve onlar (savaşırken) sizde bir sertlik bulsunlar. Biliniz ki Allah muttakilerle beraberdir.” (Tevbe/123)

Yakın düşmanla uğraşırken elbette uzak düşman gözardı edilemez. O da sürekli kontrol altında bulundurulur.
Müslüman, sulhda yumuşak, halîm, selimdir. Ancak kılıçlar sıyrıldığı, savaş kızıştığı zaman kükreyen arslan gibidir. Allah Teala, Müslümana cihad esnasında her zamankinden daha fazla bir mehâbet verir. Düşmanın kalbine korku salar.

Cihad, bir düğün şenliğidir.
Şehâdete susayan, bir an önce Rabbine kavuşmaya sevdalı bir Müslümanın yılgınlık ve bıkkınlık göstermesi, korkak ve ürkek davranması düşünülemez. Can ve mallarını Allah’a satan bir Müslüman, bir mücahid için cihad, bir düğün şenliğidir.
“Allah Mü’minlerden mallarını ve canlarını onlara (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar, Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. (Bu) Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’dan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır?

O halde O’nunla yapmış olduğunuz bu alış verişten dolayı sevinin. İşte bu, büyük kurtuluştur.” (Tevbe/111)

Ne mübarek ve kârlı bir alışveriş ya Rabbi! Satıcı mahlükatın en mükerremi, en mükemmeli insan, satılan meta bu mükerrem insanın en değerli varlığı, canı ve halk arasındaki tabiri ile canın yongası olan malı, alıcı ise alemlerin Rabbi, mülkün sahibi Allah celle celaluhu. Mal ve cana karşılık olarak verilen ebedi cennet ve cemalullahı temâşa...

Mü’min olan, Müslüman olan böyle bir alış verişe sevinmez de ne yapar. Onun için bu alış veriş bir ŞEB-İ ARÛS olmaz da ne olur?

İşte bu muhabbet pazarı, aşk pazarıdır.
Bu meydan, cihadı fillah meydanıdır.
Can alınır, can satılır.

Hak yolunda canını feda eden bir şehid;
Kınalanmış kurbanlık bir koç gibi,
Alnından kırmızı kanlar akarak,
Dudaklarında tebessümlerle,
Va’dolunan cennete girmek için Rabbine yükselir.

Düşmana karşı daima uyanık olmalı.
Müslüman milletler, İslam düşmanlarına karşı devamlı uyanık olmak, asla gaflet etmemek, ribatlarda, sınırlarda nöbet beklemek, savaşa hazırlanmak, her an hazır olmak, savaş başlayınca da sabır ve sebat göstermekle yükümlüdür.

Allah Teala şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman edenler! Sabredin. Sabırda yarışın. Uyanık olun. (Sınırlarda) nöbet bekleyin, hazırlıklı olun ve Allah’dan korkun. Umulur ki kurtuluşa erersiniz.” (Âl-i İmran/200)

Demek oluyor ki, dünyada da, ukbada da kurtuluşa ermek, her türlü tasalluttan kurtulmak için, Allah yolunda cihad etmek, hizmet etmek gerekmektedir.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:
“Kim Allah’a inanarak ve O’nun vaadini tasdik ederek, onun yolunda bir at beslerse, ona verdiği otlar, su ve gübresi, idrarı kıyamet gününde birer sevap olarak mizanında yer alacaktır.” (Buhari)

“Kim Allah yolunda bir gaziyi techiz ederse, harbe iştirak etmiş gibi sevap alır. Kim geride kalıp gazinin çoluk çocuğuna bakarsa, o da savaşmış gibi olur.” (Buhari, Müslim)

“Allah yolunda bir gün nöbet tutmak, dünya ve üzerindekilerden daha hayırlıdır. Birinizin cennetteki bir kamçılık yeri, dünya ve üzerindekilerden daha hayırlıdır. Kulun Allah yolunda yola çıkması, bütün dünya ve üzerindekilerden daha hayırlıdır.” (Buhari, Müslim)

Ebu Said radıyallahu anh’den şöyle bir rivayet vardır.
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Kim Rab olarak Allah’dan, din olarak İslam’dan, Peygamber olarak Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den razı olursa, cennet ona vacip olur.”
Bu söz, Ebu Said radıyallahu anh’in hoşuna gitti ve dedi ki: “Ya Rasulullah! Bunu bana tekrarla.”
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem tekrarladı ve sonra şöyle buyurdu: “Bir başka şey daha vardır ki, Allah, onunla kulun cennetteki makamını yüz derece yüksektir. Her iki derecenin arası gök ve yer arası kadardır.”
“O nedir ya Rasulullah?” diye sorduklarında:
“O, Allah yolunda savaşmaktır. Allah yolunda savaşmaktır. Allah yolunda savaşmaktır.” buyurdular. (Müslim)

“Müşriklere karşı, mallarınız, canlarınız ve dillerinizle savaşın.” (Ebu Davud)

“Cihadı terkettiğiniz zaman, Allah size zilleti musallat kılar. Tekrar dininize dönünceye kadar, onu üzerinizden atamazsınız.” (Ebu Davud)

Cihad, Müslümanın hayatıdır.

Peygamberimiz, efendimiz, önderimiz Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in mübarek kelamlarında görüldüğü gibi, CİHAD, MÜSLÜMANIN HAYATIDIR. Cihadsız bir Müslüman, cihadsız bir toplum düşünülemez. Ayet ve hadislerin yüce meallerinden anlıyoruz ki; cihad:

1- Canla olur.
2- Malla olur.
3- İlimle olur.
4- Dil ile olur.

Dil ile yapılan cihad, tebliğ, emri bil maruf, nehyi anil münker yapmaktır. Yani İslam’ın hakikatlerini, Kur’an ve sünnetin mesajlarını ulaşabildiğimiz herkese, tebliğ usûlüne uygun bir tarzda duyurmak, anlatmaktır. Bu konuda hizmet heyecanımızı kaybetmeden, yılmadan, bıkmadan, asla ümitsizliğe düşmeden, bu yolda uğranılan bela ve musibetlere sabrederek, ne kadar kötü şartlar içinde bulunursak bulunalım, halimize şükrederek, kulluk yolunda çekilen çileleri zevk edinerek çalışmak... Çalışmak... Çalışmak... Hizmet etmek... Hizmet etmek... Hizmet etmektir.

Tebliğ, İslam’ı bilmeyen, İslam’dan uzak kalmış, ondan, onun güzelliklerinden habersiz insanlara yapılır. Emri bil maruf ve nehyi anil münker ise, Müslüman ve fakat Müslümanlığının vecibelerini yerine getirmeyen, günah işleyen, haramlara dalan, ibadetlerini terkeden veya bu konuda tembellik gösteren, ahlâken düşük davranışlarda bulunan kişileri uyarmak için yapılır.
Bu konuda Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

“Sizden herhangi biriniz bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmiyorsa, diliyle değiştirsin. Ona da gücü yetmiyorsa, kalbiyle değiştirsin (yani buğz etsin). İmanın en zayıfı da budur.” (Müslim)

Dil ile cihad, bilmekle başlar
Dil ile cihad, yani İslam’ı tebliğ etmek, iyilikleri emredip kötülüklerden nehyetmek ilim ister. İslami hakikatleri en güzel bir şekilde bilmek ister. Tebliğ usulünü bilmek ister. Onun için dil ile cihadı ve bütün cihad çeşitlerini en iyi bir şekilde, İslam’a en uygun bir tarzda yapabilmek için ilim öğrenmek, ilim öğretmek gerekir. İşte bu da bir cihaddır. İLİM İLE CİHADDIR.
Çünkü İslam’ı bilmeyen, tebliğ usullerinden habersiz kişiler İslam’a faydalı olayım derken, zararlı olurlar. İnsanları İslam’a ısındırayım derken, İslam’dan uzaklaştırırlar.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:
“Âlimin âbide üstünlüğü, benim sizden en aşağı derecede olan kişiye üstünlüğüm gibidir. Şüphesiz Allah, melekler, gökler ve yer ehli, hatta yuvasındaki karınca ve denizdeki balıklar bile insanlara hayrı öğretenlere salat ederler.” (Tirmizi)

“Her kim ilim talep etmek için bir yola girerse, cennet yollarından birine girmiş olur. Melekler kanatlarını ilim talebesine, ondan hoşlandıkları için indirip gererler. İlim talep edene, göklerdekiler, yerdekiler, su içindeki balıklar bile, günahının affı için Allah’dan mağfiret dilerler. Âlimin âbide üstünlüğü, dolunayda ayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Şüphesiz âlimler Peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler ne dinar ve ne de dirhem miras bırakmışlardır. Kim o ilmi alırsa, çok büyük bir nasip almış olur.” (Tirmizi, Ebu Davud)

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

6/8/2008 · Kategori: Cihad

Ey Fedailer Topluluğu, Yolunuza Devam Ediniz!



"Ey Peygamber! Müminleri savaş için coştur. Sizden sabırlı yirmi kişi, onlardan ikiyüz kişiyi yener. Sizden yüz kişi, inkâr edenlerden bin kişiyi yener. Çünkü onlar, anlayışsız bir topluluktur." (Enfâl: 65)


Ey Fedailer Topluluğu, Yolunuza Devam Ediniz!


(Bu makale, Seyyld Kutub'un kalemiyle 20.11.1951 tarihinde Kahire'de yayınlanan "Ed-Dava" adlı haftalık dergide yayınlanmıştır. Bu dergi. 1954 de kapatıldı. Bu makale, o günün İslâmî hareketinden söz ettiği için kaynak yönünden pek büyük bir önem taşımaktadır. Bu makale yayınlandığı zaman, israil yahudi devletini kuran ve koruyan ingiliz ordusu Mısır'da idi...)

Artık hükümet başkanına ve yetkili bakanlıklara her şeyi açık ve kesin olarak en güçlü bir sesle söylememizin anı gelmiştir. Bizim gizli ve kapalı hiç bir yönümüz yoktur. Bütün işlerimiz açıktır. Bizi bilmeyen hiç kimse yoktur. Size, açık açık söylüyoruz: Hayır, fedailer topluluğunun derneği asla kapatılamaz. Bunu kapatmaya hiç kimsenin gücü yetmez. Hükümetin kapatmayı tasarladığı fedailer topluluğunun derneği, bu yersiz ve anlamsız karara boyun eğmeyecektir. (Bu makalenin kaleme alınışından 18 yıl sonra fedailer topluluğunun derneği, yeniden baskı altına alınmakta ve kapatılmasına gidilmektedir...)

Fedailer topluluğu, bu idam kararına karşı çıkacak ve kolay kolay bu karara teslim olmayacaktır. Hayır, hükümetin, istediği her şeyi yapmaya gücü yetmeyecektir. Hükümet yaptığı her şeyi, önce düşünsün ve eğer yapmak istediği şey, vatanın geleceği için hayırlı ise yapsın. Eğer yapmak istediği şeyler ve almak istediği kararlar, bu vatanın geleceği için zararlı ise, hemen vaz geçsin. Devlet işlerinde veya siyasi diplomasilerde daima bu gerçeği, göz önünde bulundurmalıdır.

Hükümet; bu gerçeklerden yüz çevirmiş olarak her yerde binlerce Mısır'lı müslümanın temiz kanı dökülürken, namusu ayaklar altında çiğnenirken ve her türlü haksızlıklara maruz kılınırken basit siyasi ve diplomasi esaslar dahilinde oyalanıp durmaktadır...

İngilizlerle barış içinde bulunduğumuzu ilân eden bakanlar kurulu, bu inancını bütün Mısır'lı vatandaşlara da kabul ettirmeye çalışmaktadır, iki devlet arasında siyasi temsilci ve elçilikler bulundurmakta, ekonomik ilişkiler içinde yatırımlara gidilmekte, fedailer topluluğunun elinde bulundurduğu silâhlan almak ve onların derneklerini kapatmak hususunda İngiliz polisi ile iş birliği yapmaktadır. Mısır ordusu ve polisinin elindeki silâhları, rafa kaldırmak üzere silâhlarını teslim ettikleri gibi, fedailer topluluğu silâhını, asla teslim etmeyecektir. Çünkü fedailer topluluğunun, bu hükümete ve aldığı kararlara itimadı yoktur. Bu hükümet, İngiliz baskısı altındadır ve aldığı bütün kararları İngilizlerin siyasi baskısı ile almaktadır. Bu yüzden de bu hükümetin ve bakanlar kurulunun aldığı kararlara güvenmiyoruz. Evet, Mısır ordusu ve polisi İngilizlerin siyasi denetimi altındadır. Bunu hiç kimse inkâr edemez...

Ben sadece gerçeği söylüyorum. Görünen ve herkes tarafından bilineni yazıyorum. Yoksa bakanlar kurulunu ihanetle itham etmiyorum. Evet, ben sadece, gerçek olanı yazıyor ve bu bakanlar kurulunun ülkeyi hürriyete kavuşturmak için çarpışma niyetinde olmadığır: söylüyorum. Bakanlar kurulu, ingilizlerle nasıl siyasi ve diplomasi ilişkiler kurulacağı ve bu alanlarda yapılacak antlaşma ve müzakerelerin hangi esaslara dayanması gerektiğini tartışmaktadır.

Bu şartlar altında, İngilizlere karşı savaş ilân etmesini veya İngiliz askerlerini müslüman topraklarından atmak için göğüs goğüse çarpışmasını da bu hükümetten istemiyoruz. Bu hükümetten istediğimiz tek şey, halkı kendi vazifesini yerine getirmesi için serbest bırakması ve halk üzerinden siyasi baskılarını kaldırmasıdır. Eğer hükümet, bunu yapmaz ise, halk kendi vazifesini - hükümet razı olsa veya razı olmasada - bizzat yerine getirecektir. Evet, bu müslüman halk, hükümete rağmen, bu yüce ve mukaddes vazifesini yerine getirmeye azimlidir. Hangi şartlar altında olursa olsun mutlaka bu vazife yerine getirilecektir. Eğer hükümet dilerse, bu yüce ve mukaddes vazifenin yerine getirilmesi için verilecek savaşa katılabilir ve halkı gizlice destekleyebilir. Yok, eğer böyle bir niyeti yok ise, o zaman halkın önünde engel ve düşmana baskı aracı olmaktan çekilsin. Halkı, düşmanla baş başa bıraksın... Bu kahraman müslüman halk, hürriyet ve bağımsızlığını elde edinceye ve islâm topraklarını emperyalistlerin çizmesi altından kurtarıncaya kadar savaşacaktır'...

Biliyoruz, halkın silâhlanması ve hürriyet için haeıriık içinde bulunması emperyalist İngiliz kumandanlarının hoşuna gitmez. Bu yüzden de kendi siyasi nüfuzunun gölgesinde bulundurduğu bu hükümetin bakanlar kuruluna, halktan silâhların toplanmasını ve fedailer topluluğunun lokal ve derneklerinin kapatılmasını istemektedir. Kahraman müslüman halkın, bu hazırlığından ve savaşmak için azimli oluşundan iç ve dış düşmanlar korkmaktadırlar. Onlar çok iyi biliyorlar ki, bu müslüman halk, kendi hallerine bırakıldıkları zaman, hürriyetlerini elde edinceye kadar savaşacak ve düşmanlarını yurdundan atacaktır. Yalnız bununla yetinmeyecek, içten ve dıştan her türlü haklarını ve bağımsızlıklarını elde etmesini de bilecektir.

İç ve dış düşmanlar, bu yüzden hürriyet arabasını hareket ettirmemek için elele verip engellemeye çalışmaktadır. Eğer bu araba, günün birinde hareket etmeyi başarırsa, hiç bir kuvvet onu durdurmaya güç yetiremeyecektir...

Emperyalistler, bu gerçeği çok iyi bildikleri için halktan, halkın kıpırdanmasından ve halkın silâhlanmasından korktukları kadar başka hiç bir şeyden korkmazlar. Bütün korkulu rüyaları, halkın uyanması ve silâhlanmasıdır...

Yukarda da söylediğim gibi, hükümeti ihanetle itham etmiyoruz. Ancak, emperyalistler halktan ve halkın silâhlanmasından korktukları için hükümeti, fedailer topluluğunun derneğini ve hürriyetçilerinin lokallerini kapatmaya zorlamaktadır.

Bu milletin kahraman evlâtlarına, ve fedailer topluluğunun imanlı gençlerine uyanık ve dikkatli olmaları için çağında bulunuyorum. Siahlarını teslim etmemeye, hangi ağır şartlar altında bulunursa bulunsunlar, yüce ve mukaddes vazifelerini bırakmamaya çağırıyorum...

Eğer bakanlar kurulu, bu uyarımızı dinler ve halkı, başlamak üzere olduğu hürriyet savaşından caydırmaktan vaz geçerse, kendisine teşekkür eder, saygılar sunarız. İçinde bulunduğumuz siyasi baskılardan dolayı da mazur görürüz. Emperyalizme, karşı neden baş kaldırmıyor diye de kendisini suçlamayız. Bizden hiç kimse, bakanlar kurulundan, gücünün yetmeyeceği bir şeyi isteyecek değildir.

Savaş için gerekli hazırlığı yapmadan önce, (Savaş için hazırlık! Bütün kralların ihmâl ettiği ve sadece kendi şahıslarını koruyacak bir takım beyinsizlerin eline, emperyalistlerden satın aldıkları modası geçmiş çalışmaz paslı silahlar... Kral Faruk'da diğer krallar gibi sadece, kendi nefsini düşünmüş ve cihâd ruhunu Mısırlı müslümanlardan söndürmeye sebep olmuştur. Çağımızın bir çok kralı, hâlâ kral Faruk'un yolunu izlemektedir...

) bakanlar kurulundan emperyalist düşmana karşı savaş ilân etmesini isteyen yoktur. Bizden hiç bir ferdin, hükümetten böyle bir istekte bulunacağını da sanmıyorum. Ancak, bizim bakanlar kurulundan istediğimiz, halkın tırnaklarını sökmemek ve onu savunmasız bırakmamaktır. Halkın, hürriyet ve bağımsızlık için başlatacağı savaşın önünde durmamak ve fedailer topluluğunun derneklerini kapatmamaktadır. İslâm ümmeti, vereceğiniz kararlara dikkatle bakmakta ve fedailer topluluğu ise, neticeyi sabırsızlıkla beklemektedir.

Ben bu satırları yazarken, neler söylediğimi ve neyi kast ettiğimi çok iyi biliyorum. Anlamayanlara ise, açıkça söylüyoruz ki; Fedailer topluluğu hükümetten daha güçlüdür. Halkın onlara olan güveni kadar, hükümete karşı güvenleri yoktur. Hükümetin düşmana teslim olduğu gibi, fedailer topluluğu başını önüne eğe rek, düşmanına teslim olmayacaktır. Silâhlarını teslim etme hususunda da asla boyun eğmeyecektir.

Evet, fedailer topluluğunun kahraman gençleri, İngilizle savaşacak ve İngiliz askerlerini temiz ve mukaddes topraklarından atacaklardır. Emperyalizmin, pis ayaklan ile kirlettikleri toprakları, şehit kanlarıyla arındıracaklardır. Bu ülkeyi, İngilizlere mezar yapacaklar ve İngiliz askerini doğduğuna pişman edeceklerdir. Bakanlar kurulu dilerse, Mücahitlerin yolundan çekilir ve onlara engel olmaya çalışmaz. Bunu yaptığı takdirde kendisine müteşekkir kalacağız. Yok, eğer fedailerin yolunda durur ve onların hareketlerini engellemeye kalkışırsa, fedailer topluluğu önlerine çıkan her türlü engeli temizlemeyi çok iyi bilir. Yollarına çıkanları ezip geçecekleri hususunda da azimlidirler...

Ben bunları yazarken, neler söylediğimi ve neyi kast ettiğimi çok iyi biliyorum. Hükümetin, düşünmeden alacağı kararların ve fedailer topluluğunun derneklerini kapatmak için vereceği emrin neticesinde, bu ülkede nelerin olacağı ve ne gibi vahim olayların cereyan edeceğini bildiğim için hükümeti uyarıyorum. Emperyalist İngiliz kumandanlarına verdiği "Ülkede silâh taşıma yasağı" sözünü, yerine getirmekten vaz geçsin. Verdiği bu sözü, eğer yerine getirmeye kalkışırsa, bunu, sandığı gibi pek kolay yerine getiremeyecektir. Başına büyük dertler açacak ve bir çok temiz kanın, boşuna akmasına sebep olacaktır. Fedailer topluluğu, davalarında samimidirler. Şimdiden söylüyoruz; yollarında - davalarına engel olmak için - duranlara yazıklar olsun!..

Eğer hükümet, mutlaka bazı dernekleri kapatmak ve faaliyetlerine engel olmak istiyorsa, meydanlarda ve sokaklarda çılgınca dans partisi düzenleyen, "savaş değil aşk istiyoruz" diye nağralar atan çalgıcı ve müzikcilerin çeşitli adlar altında açmış bulundukları dernek ve lokalleri kapatsın. Bu gibi derneklerin, halkın yanında hiç bir değeri yoktur. Zarardan başka bu ülkeye, sağladıkları her hangi bir yararlan da yoktur. Hükümetin bu gibi dernekleri kapatması, bu milletin sevgisini kazanmaya vesile olacaktır.

Bir de bu ülkede öyle gerçek fedailer vardır ki, onların isim ve adresleri bilinmez. Onlar, pusuda hürriyet ve bağımsızlık için gelecek günün, an ve saatini bekliyorlar. Onların toplantı yerlerini ve aldıkları kararları da kendilerinden başkası bilmezler. Bunlar, fedailer topluluğundan ayrı olarak faaliyetlerini sürdürmektedirler. Bunlar, lakap ve şifrelerle kendi aralarında tanışırlar. Bu yüce ve mukaddes vazife için kendilerini adamışlardır. Bunlar, emperyalizmin bütün baskı ve işkencelerine göğüs geren ve bağımsızlığa kadar savaşacaklarına dair Allah'a söz veren kahraman kimselerdir. Hürriyet ve bağımsızlığı elde edinceye kadar bu mukaddes yoldan yürüyecekleri hususunda and içmişlerdir.
Allah ve vatan için samimi olarak yola çıkan bu mücahitleri, hiç bir kuvvet durduramaz. Onlar, ne bu hükümete ve ne de emperyalistlere karşı boyun eğmeyeceklerdlr. Ellerindeki silâhlarım da hiç kimseye teslim etmeyeceklerdir. Hangi şartlar ve zorluklar altında bulunursa bulunsunlar, mutlaka bu yüce ve mukaddes görevlerini yerine getireceklerdir.
Bu vatanın bir evlâdı olarak, ileride vahim neticeler doğuracak her hangi bir yanlış karan almamak için hükümeti, uyarıyor ve bakanlar kuruluna öğütte bulunuyorum. Bir yazar olarak bu, benim birinci vazifemdir. Bunu yazmak zorundayım. Eğer ben bunu yazmaz ve bu hükümeti bu hususta uyarmaz isem, yarın Allah katında sorumlu olurum. Bu milletin ve bu vatanın geleceği için hayırlı olanı yazmaya devam edeceğim. Bu ülkenin evlâtlarının boş yere birbirleriyle savaşmalarını, kalarını dökmelerini ve düşmanlarını sevindirmelerini asla istemiyoruz. Düşman bizi içten bölmeye, parçalamaya çalışmaktadır. Bu sinsi plâna karşı uyanık Olalım ve düşmanın oyununa gelmeyelim. Düzen ve kanunu korumak amacı ile, bu ülkenin evlâtlarını baskı ve işkencenin altına atmayın ve halkı kendinize düşman yapmayın. Bu zararlı karar ve yanlışlıklarınızdan vaz geçin. Halkın, haklı isteklerine kulak verin.

Yalan ve iftiralara kanmayın, gerçeği araştırın ve halkın birliğini sağlayın.

Ey fedailer topluluğu! Sakın gevşemeyin. Bildiğiniz ve inandığınız hak yolda yürümeye devam ediniz. Önünüze çıkan her hangi bir engeli tanıyıp dinlemeyin. Savaşın orta yerinde, silâhlarınızı bırakıp gerisin geriye kaçmayın. Allah yolunda, cihâd emri için yürüyün ve hiçbir kuvvetten korkmayın.Bilin ki Allah'ın yardım ve zaferi sizinledir. Bu yolda ölmek veya öldürmek hususunda cesaretli olun. Allah yolunda ve vatan uğrunda çarpışanlar, dünya ve âhirette aziz olacaklardır...
Ey fedailer topluluğu! Allah yolunda cihâd için hazırlıklı bulunun. Vatanın mukaddes topraklarını, emperyalistlerin pis ayaklan altında çiğnenmekten kurtarın. ölümü gözünüze alarak bu yolda yürüyün. Bu yolda ölmek ve şehitlik mertebesine ermek, şereflerin en büyüğüdür. Bilin ki, sizin için mutlaka iki güzel, iyi ve üstün mertebeden biri vardır: Zafer veya şehit olmak. Bu hususta Allah, Kur'an-ı Kerimde şöyle buyurmaktadır: "Allah yolunda öldürülenleri "ölü" olarak sanmayın. Belki onlar, Rableri katında "diri" olarak yaşarlar." (Al-i İmrân sûresi, âyet: 169.)

Şehid Seyyid Kutub

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

2/8/2008 · Kategori: Makaleler

Niçin "Kur’âni Hayat"



Her işimizin başı, ortası ve sonu O’nun adıyla ve O’nun adınadır.

Hamdimiz ve senamız Allah’adır. O Allah ki, özünde merhametli, işinde merhametlidir. Sonsuz rahmetin kaynağıdır. Vahiyle insana tenezzül buyurmuş, akleden kalplerimizi onunla doyurmuştur.

Desteğimiz ve salâtımız, onun vahyini bize aldığı gibi taşıyan, o vahyi taşımakla kalmayıp model bir hayatı yaşayan, insanlık sadakası olan ve insanlığa ucunda ebedi mutluluk bulunan aydınlık bir yol bırakan, bir ömrün vahye nasıl adanacağının sembolü olan, hayatı canlı bir Kur’an olan Rasulullah’adır.

Kelamın en yüksek tecellisi vahiydir. Varlık, O konuşunca var oldu. Tarih, O konuşunca başladı. Beşere ruh, O’nun dilini anlasın diye üflendi. O ruh içinde irade, akıl ve nutk O’nun kelamı muhatabını bulsun diye verildi. Ve insan, O’nu anlasın diye var oldu.

Varlığı kelam ile başlatan, insanın serüvenini de kelam ile başlattı. Hak ve sorumluluk verdiği insana, hak ve sorumluluklarını nasıl kullanacağını vahiyle öğretti. Tarihin eksenine kelamı yerleştirdi. İnsana vahiyle yol gösterdi. Hayatı inşa etsin diye insanı dünyanın “kalfası” (halife) yaptı. Bu kalfa işini iyi yapsın diye, insanı vahyin eliyle inşa etti.

İslam Allah’ın kâinatı yönettiği sistemin adı, vahiyse ilahi bir inşa projesiydi. Hayat yol, insan yolcuydu. Yolu da yolcuyu da yaratan oydu. Yol haritasını belirlemek, yolu ve yolcuyu yaratanın hakkıydı. Tüm ilahi vahiyler, kâinat ağacının bu soylu meyvesi var ediliş amacını gerçekleştirsin diye gönderilmişti. Ve insanlığın son çevriminde ebedi rehberlik Kur’an suretinde tecelli etmişti.

Son Vahiy, bütün bunların hepsini dört cümlede özetledi:

Er-Rahmân…

Alleme’l-Kur’an

halaka’l-insan,

‘allemehu’l-beyân…

O sonsuz merhametin menbaı…

Kur’an’ı O öğretti

İnsan türünü O var etti,

ona kendini ifade etme yeteneğini O bahşetti.

Kur’an vahyi, el-Hay olandan, hayatı inşa için, hayatın ta yüreğine inmiş tarifsiz bir hayattı. Amacı insanı zulümattan nura, karanlıklardan aydınlığa, bencillikten ben idrakine, içgüdülerin esaretinden ruhun özgürlüğüne, bilinçaltının gayyasından bilincin doruğuna, nefsin köleliğinden ruhun özgürlüğüne çıkarmaktı.

Varlık ağacının bu soylu tohumunun kendini ve elinin değdiğini çürütmesine engel olmaktı. Dahası, kendi kendini aşılayarak saflaşmasını, tekamül etmesini, yücelmesini ve potansiyelinin ufuklarına doğru yol almasını sağlamaktı.

Vahyin ve insanın sahibi, bu amacın gerçekleşmesini yasalara bağlamıştı. Eğer insan bu yasalara uygun olarak hareket ederse vahiy inşa amacını gerçekleştirecek, değilse insan bu inşadan mahrum kalacaktı. Bunun da ilk şartı vahye bir özne olarak yaklaşmaktı. Zira vahiy gerçekten özneydi.

Vahiy inşa edicilik fonksiyonunu bihakkın icra edebilme yeteneğine sahip olduğunu muhatabı olan ilk nesil üzerinden isbat etti. İnşa ettiği neslin elleriyle hayatı ve dünyayı inşa etti. İnşa ettiği neslin eliyle insanlığın ender gördüğü bir iman hamlesine imza attı.

Vahiy bir şeyi daha isbat etti: Eğer bir nesil kendini Kur’an’ın inşasına teslim ederse, Allah da tarihin inşasını o neslin eline teslim ederdi.

Yani Kur’an’a nesne olan, tarihe özne olurdu.

Vahyin çırağı olan hayatın ustası olurdu.

Vahye teslim olan hayatı teslim alırdı.

Hayatının yatağını vahyin belirlemesine izin veren, zamanın yatağını elleriyle belirleme liyakati kazanırdı.

Bundan sonra isbat sırası vahyin kendilerine emanet edildiği mümin muhataplardaydı. Fakat mümin muhataplar vahiyle inşa olma konusunda her zaman aynı başarıyı sergileyemedi. Vahiyle inşa olacaklarına vahyi inşa etmeye kalktılar. Vahyin nesnesi olacaklarına vahyi nesneleştirmeye yeltendiler. Bunun sonucu çok vahim oldu. Kendileri de tarihin nesnesi oldular. Bu, vahyi nesneleştirmenin cezasından başka bir şey değildi.

Vahyi nesneleştirme süreci şu aşamalardan geçerek gerçekleşti:

Kelimelerin Rabbi kelimelerin kalbine manaları indirmişti ki akleden kalp sahipleri indirilen o manaları anlasınlar, hayatlarına koyarak üretsinler. Vahiyle inşa olanlar anlam üretmeyi sürdürdüler. Kur’an dilinin tedvini, İslami ilimlerin tedvini, rasyonel bir izahı yapılamayan muhteşem İslam fetihleri, burhan, beyan ve irfan ilim sistemlerinin inkişafı, özgün bir medeniyetin inşası, ortaya konulan devasa ilim mirası, hayatın her alanındaki diğer gelişmeler, hep üretilen bu anlamın bereketli sonuçlarıydı.

Fakat bir gün geldi anlam üretilmez oldu. Anlam üretilmeyince tüketilirdi. Biri diğerinin doğal sonucuydu. Üretilemeyen anlamdan oluşan açığı kapatmak için bu kez form yüceltilmeye başlandı. Bu sürecin sonucunda vahyin lafzı manasının, manası maksadının üzerine kapatılmış, vahiyle ilişki “yüreğinden okumak” yerine “yüzünden okumaya” indirgenmişti. Vahyin sahibi bizden vahyi tertil ile okumamızı emretmişti. Tertil ile okuma emri önce tecvid ile okumaya, daha sonra “kaf çatlatmaya” indirgendi.

Vahiy elbette tecvit ile okunmalıydı. En güzel seslerle süslenmeliydi. En güzel hatlarla yazılmalıydı. En güzel hurufatla dizilmeliydi. En güzel sayfalara basılmalıydı. En güzel ciltlerle sıvanmalıydı. Büyüt bunlar vahiy için azdı bile. Fakat vahiy bunların hiçbiri için gelmemişti. Asıl anlamak, yaşamak ve yaşatmak için gelmişti.

Bu sürecin sonunda geldiğimiz nokta tam da Kur’an Şairi Mehmet Akif’in dediği noktaydı:

Ya açar Nazm-ı Celilin bakarız yaprağına

Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına

Bu vahim noktayı vahiy kendi ifadesiyle “mehcur bırakma” olarak adlandırmıştı. Bunun açılımı şuydu: Elde taşındığı halde bilinçte taşımama, en yüksek yerlere konulduğu halde hayata koymama, dilde olduğu halde kalbe taşımama, kendisi göz önünde olduğu halde talimatını göz ardı etme, sesi dinlendiği halde sözünü dinlememe, özetle vahye bir “ölü metin” muamelesi yapma…

Vahiy anlamın kaynağı olmaktan işte bu süreçlerden geçerek çıkarıldı. Artık o anlamanın konusu değildi. Anlamanın konusu olmayan, hayatı nasıl belirlesin? Anlaşılmayan bir hakikat yaşanır mı?

Zaten olan bitenin izahı da buydu: Vahyin hayatsız bırakılması…

Bundan zarar gören vahiy değildi. Bundan asıl zararı hayat gördü. Ve kıyamet hayat vahiysiz kalınca koptu. İnsanlık içine düştüğü şu değersizleştirme ve anlamsızlaştırma girdabından nasıl kurtulacaktı?

Soruların sorusu, sorunların sorunu budur.

İdeolojiler birer birer ölüyor. Zira ideolojilerin insanlığın yarasına merhem olamayacağı artık ayan beyan anlaşılmış bulunuyor.

Değerlerin yerini fiyatlar aldıkça insan biraz daha yok oluyor. İnsanın insanlığının kan kaybını ruhtan yoksun güvenlik tedbirleri ve giderek tek tipleşen eğitim politikaları durdurmaya yetmiyor. Entelektüel bir katliama dönüşmenin arefesinde olan modern eğitim sisteminin derde deva olamayacağı fena halde anlaşılmış durumda. Rahman’ın rahmetinden nasibini almayan bir eğitim ve öğretimin, diplomalı vahşiler yetiştiren bir cangıla dönüşmemesi için hiçbir sebep de yok.

Küresel güç merkezlerinin gücü ve güçlüyü yücelten tavırları, ezilenlerin bile güce taptığı hastalıklı bir sonuç üretiyor. Rezzak-ı âlemle rızık arasındaki bağı görmezden gelen vahşi dünyevileşme, sebep olduğu krizler zincirine “gıda krizini” de ekleyerek tüy dikmeye hazırlanıyor.

Allah’ın mahlukat ağacının soylu meyvesi için donayıp döşettiği şu dünya misafirhanesi, tarihinin hiçbir döneminde bu kadar hor ve hovardaca kullanılmadı. Yeraltı ve yerüstü kaynaklarını şuh bir açgözlülükle tüketen “modern hayat”, hazırlamakta olduğu felaketin tellallığı yapmaktan başka hiçbir çözüm üretmiyor, üretecek gibi de görünmüyor.

Kerameti kendinden menkul bütün gelişme ve ilerleme iddialarına rağmen insanlık bugün dünden daha mutlu değil. İnsan soyunun mutluluk ortalaması bugün dünden daha yüksek değil. Bugünkü açlık dünkünden daha az değil. İnsanlığın şefkat ve merhamet debisi, dünkünden daha fazla değil. Aksine insanlığın şefkat ve merhamet damarları günden güne kuruyor, kurutuluyor. Ve adalet açığı çığ gibi büyüyor.

Bunlar ve daha sayamadığım unsurlarıyla kötü gidişatı durdurmanın “vahye dönüş”ten başkaca bir yolu bulunmuyor. Eğer insanlık insanlığını yeniden kazanacaksa, bu, fiyatlardan değerlere dönmeden asla gerçekleşmeyecektir. Değerlere dönmenin Allah’tan bağımsız bir yolu yok. Çünkü Allah demek anlam demektir. Allah’sız bir hayat anlamsız bir hayattır.

İşte vahiy, Allah’ın hayatla olan anlam bağıdır. Ve başlıkta sorduğumuz “Neden Kur’ani hayat?” sorusunun cevabı da budur.

İnsanlık akleden kalbe dönecekse tekrar Kutsal kutaplara dönmek zorundadır.

İnsanlık kutsal kitaplara dönecekse, Kur’an’a dönmeye mecburdur. Zira bu alanda Kur’an’ın rakibi bulunmamaktadır.

Kur’an’a dönüş kaçınılmazdır. Kur’an’a dönüş salt entelektüel bir faaliyete dönüş değildir. Kur’an’a dönüş hayatın kalbine dönüştür. Kur’an hayata hayat vermek için inmiştir.

“Allah’ın ipi” Kur’an’dır. Kur’an’a yapışan Allah’ın ipine yapışmış olur.

Ey Rabbimiz! Kitab’a karşı tavrımızdan dolayı tevbe ediyor ve vahye “yöneliyoruz”! Biliyoruz ki vahye yöneliş Sana yöneliştir! Sen bizim yönelişimizi kabul eyle ve Sen de bize rahmetinle yönel!

“Kur’âni Hayat” akleden kalbinize mübarek olsun!

Mustafa islamoglu

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

29/6/2008 · Kategori: Sehitler

Avustralya’lı Hamza

Avustralya’lı Hamza

1976 yılında Avustralya'nın Brizbint şehrinde doğan Avustralyalı Hamza, 3 sene Avustralya ordusunda asker olarak görev yaptı. Çeçen direnişçilerden etkilenip İslam'ı araştırmaya başlayan Hamza, 2001 yılının Ağustos ayında ilginç bir yol hikayesinin ardından Afganistan"a gitti. Bu ülkede İslam'la ilgili yaptığı araştırmaların ardından Müslüman olmaya karar veren Hamza, Afganistan"ın ABD işgal güçleri tarafından işgal edilmesinin ardından direnişçilerin saflarına katıldı. ABD"nin arananlar listesinde bulunan Hamza hakkında Avustralya hükümeti de arama emri çıkarmıştı.

Müslüman olup Taliban saflarına katılan Avustralyalı asker Mefyu Sitifut, Afganistan’ın güneyinde NATO askerleriyle girdiği bir çatışmada aldığı yara sonucu şehid düştü.


Avustralya'dan Afganistan'a Hamza'nın Öyküsü

Onu ilk defa Afganistan’a gitme hazırlıkları yaptığım sırada incelediğim internet sitelerinden birinde görmüştüm. Yüzü maskeliydi ve elindeki silahıyla ABD başkanı Bush’a tehditler savuruyordu. İngilizce’yi harika konuşuyor, ABD askerlerinin bir an önce Afganistan’ı terk etmelerini istiyordu. İçimden “bu mutlaka Batı’lıdır. Afgan dağlarına ulaştığımda keşke bu direnişçiyle görüşebilsem” diye geçirmiştim. Meslekte yeni olmam hasebiyle yavaş yavaş oluşmaya başlayan gazetecilik hislerim, Afgan dağlarında Hamza’yı bulduğum takdirde ilginç bir öyküyle karşılaşacağımı haber veriyordu. İran’ın bir diğer ucu olan Zahedan’ı, eşkıyalarıyla ünlü Taftan Çölü’nü, insanların en çok merak ettikleri yerlerden biri olan Belucistan’ı ve Taliban’ın şu anki merkezi olarak bilinen Kuzey Veziristan’ı aştıktan sonra nihayet uçsuz bucaksız Afgan dağlarındaydım. Dağlarda karşılaştığım bir çok kişiden onunla ilgili hikayeler dinledim. Bush’u tehdit eden bu genç, Müslüman olup Taliban saflarına katılan bir Avustralya askeri idi. Günler süren bir çabanın ardından nihayet bir gece vakti Avustralya’lı Hamza’ya ulaştım. Hamza’nın hayat hikayesi şimdiye kadar dinlediğim belki de en ilginç öyküydü. Yakın zamanlarda aldığım bir haber bu öyküyü daha da ilginç kıldı. Avustralya’lı Taliban Hamza, ABD askerleriyle girdiği bir çatışma esnasında Afgan dağlarında şehit düşmüş. Biraz şiir, biraz aşk gibi olan bu öyküyle sizleri baş başa bırakıyorum. Bu öyküyü bütün dünya duymalı...

Avustralya’lı Hamza’nın Öyküsü

Müslüman olmadan önceki ismi Mefyu Stifut olan Hamza, Avustralya’nın en güzel sahil şehirlerinden biri olan Birizbint’de doğar. Birizbint özellikle sörf meraklılarının akın ettiği bir şehirdir. Ailesi orta seviyede bir Hristiyan olan Hamza arkadaş çevresinin etkisiyle kendini bugün birçok Batılı gencin yaşadığı çirkef bir yaşamın içinde bulur.

Hamza ilk gençlik yıllarında yaşadıklarını şu cümlelerle anlatıyordu: “Brizbint’de sürekli denize giriyor, içkili partilere katılıyor, hayatımı eğlenceyle geçiriyordum. Belli bir zaman sonra benim gibi sörfle uğraşan arkadaşlarımın organize ettikleri kokain partilerine iştirak etmeye başladım. Bu partilerde aklınıza gelebilecek her türlü ahlâksızlığı gerçekleştiriyorduk. Kokain bir süre sonra bende öyle bir bağımlılık yaptı ki, aklımı kaybetme noktasına geldim. Eve gitmiyor, çoğu zaman sokaklarda sabahlıyordum.” Hamza tam bir berduş hayatı yaşamaya başlar. Ailesi ve çevresi Hamza’ya delirmiş gözüyle bakarlar. Sokakta sabahladığı günlerden bir gün Hamza içinden gelen şiddetli bir duygunun hücumuna uğrar. Bu duygu Hamza’nın uzun zamandır terk ettiği düşünme melekesini harekete geçirir;” Kendimde olduğum bir gün, zihnime şiddetli bir korku geldi. Öldüğüm zaman ben ne olacağım diye düşünmeye başladım. Bu o kadar şiddetli bir korkuydu ki, kelimelerle ifade edemem. O günden sonra kiliseye gitmeye ve İncil'i okumaya başladım. Kiliseye gitmek ve İncil'i okumaya başlamak bana bir nebze olsun iyi gelmiş, kokaini daha az kullanmaya başlamıştım.” Hamza artık iyi bir Hristiyan, ailesinin gurur duyabileceği iyi bir Avustralya vatandaşı olmak ister. Hatta devam ettiği kilisedeki papazın vaazlarının etkisiyle Avustralya ordusuna katılıp, Doğu Timur’daki Müslümanlara karşı savaşmaya karar verir. Çünkü kilise papazı kiliseye devam eden gençlere Avustralya Ordusu’na katılıp Müslümanlara karşı savaştıkları takdirde tüm günahlarının affolunacağını, cennete gideceklerini vaat etmektedir. Hamza ayrıca orduya katıldığı takdirde kötü alışkanlıklarından tamamen kurtulabileceğini de düşünür. Fakat Avustralya Ordusu hiç de Hamza’nın düşlediği gibi çıkmaz. Hamza kısa bir zaman sonra ordudan ve Avustralya Ordusu’ndan nefret etmeye başlar. Hamza yaşadığı bu süreçten şu şekilde bahsediyor: “Orduya katıldıktan kısa bir süre sonra, Doğu Timur’a gidip Hıristiyanların yanında Müslümanlara karşı savaşmaya başladım. Orduya katılmıştım; fakat iç huzurum yine yoktu. Avustralya toplumundan ve ordudan nefret ediyordum. Çünkü tek yaptıkları şey içki içmek ve eğlenmekti. Bunları yapmak da bana çok basit bedensel zevkler olarak geliyordu. Ayrıca Hıristiyanlık bana saçma gelmeye başlamıştı. Ben farklı bir şey arıyordum ve içimdeki ses ona ulaştığımda huzur bulacağımı söylüyordu.” Hamza’da artık hakîkatı arama cehdi oluşmaya başlar. Zihni artık binlerce soruyla doludur.

Resim

Hamza’nın zihnindeki İslam da, birçok Batılı’nın zihnine sokulan İslam gibi olumsuz imgeler barındırır; “İslam hakkında pek fazla bilgim yoktu. Fakat ailemden ve okuldan aldığım bilgilere göre; İslâm’ı kadınları aşağılayan bir din, Hz. Muhammed’i de kadın düşkünü bir kimse olarak biliyordum. Ayrıca orduya katılmadan önce gittiğim kilisenin papazı, Müslümanların dünya için en büyük tehlike olduklarını, Müslümanların güçlenmesini mutlaka engellememiz gerektiğini söylüyordu.” Hamza yılmadan, usanmadan hakîkatin izine ulaşmaya çalışır. Sürekli yaratıcıya dua eder. Hatta bazı geceler gözyaşı dökerek Allah’a kendine hakîkati göstermesi için adeta yalvarır. Hamza’nın samimi bir şekilde yaptığı dualar kabul olur ve bundan sonra sınırlı insan zihninin zor idrak edeceği olaylar meydana gelmeye başlar. Hamza sözlerine şöyle devam ediyor: ”Bir Yaratıcı'ya inandığım için sürekli O'na dua ediyor, O'ndan ruhuma huzur verecek yolu göstermesini istiyordum. Günlerce dua ettim. Sanırım bu dualarım kabul edildi ve bir gün internette gezinirken Çeçenlerin ünlü komutanı Hattab’ın resmine rastladım. Hattab’ın bakışlarında hiçbir insanda görmediğim huzuru gördüm. Bu bakışlardan o kadar çok etkilendim ki, anlatamam... Yaşadıklarım, hissettiklerim gerçekten çok ilginç şeylerdi. Allah sanki ruhuma yeniden şekil veriyordu. Birkaç gün sonra Hattab’ın resmini bilgisayardan çıkarıp, karargâhtaki yatağımın başucuna astım.” Hamza artık efsanevi Çeçen Komutan Hattab'la ve İslâm'la ilgili araştırmalar yapmaya başlar. Sık sık İslâm’ı anlatan kitapları okur ve Çeçen direnişçilerle ilgili bilgisayarlardan indirdiği görüntüleri seyreder.

Hamza özellikle Müslüman direnişçilere karşı büyük bir sevgi besler. Çünkü bir grup insanın dünyanın süper güçlerine karşı verdikleri savaş ona çok anlamlı ve asil gelir. İslâm’ı araştırdıkça Hamza’nın Müslüman direnişçilerle tanışma isteği daha da artar. Hamza bu arada Avustralya ordusundan ayrılmaya da karar verir. Üç sene Avustralya ordusunda görev yapan Hamza artık kendini başka bir dünyaya ait hissetmeye başlamıştır. Ordudan ayrılan Hamza hemen Müslümanlarla tanışmak için harekete geçer. Fakat tanıştığı Müslümanlar Hamza’ya büyük bir hayal kırıklığı yaşatırlar. Hamza bu hayal kırıklığını şu cümlelerle anlatıyor: ”Ordudan ayrılır ayrılmaz Müslüman’larla tanışmak için harekete geçtim. İçimde büyük bir heyecan vardı. Brizbint’te birkaç Müslüman’la tanıştım, fakat onlar düşündüğüm gibi çıkmadılar. Kendilerini Müslüman olarak isimlendiriyorlardı, ama yaşantıları Avustralyalı Hıristiyanlardan çok da farklı değildi. Onlar da dünya zevklerinin peşine düşmüşlerdi. Tanıştığım Müslümanlardan beni Hattab'la görüştürmelerini istedim. Bunun imkânsız olduğunu, çaba gösterirsem Afganistan’daki direnişçilerle görüşebileceğimi söylediler. Zaten tanıştığım Müslümanlar cihada da çok sıcak bakmıyorlardı. Bunun üzerine ben de kendi başıma Afganistan’a gitmeye karar verdim. Şimdiye kadar dualarım bana hep yol göstermiş, yaratıcı bana yardım etmişti. Bundan sonra da onun bana yardımcı olacağını düşünüyordum.”

İkiz kulelere yapılan saldırılar olmadan 1 ay önce Hamza, Afganistan’a gitmek için yola koyulur. Efsane Komutan Hattab’a, Afganistan’da kuracağı bağlantılarla ulaşabileceğimi düşünüyordur. Çünkü tanıştığı Müslümanlar Hamza’ya farklı coğrafyalardaki direnişçilerin birbirleriyle ilişki içinde olduklarını söylemişlerdir. Bundan sonra Hamza kendini ilginç bir yolculuğun içinde bulur; “Afganistan’a gitme kararını alınca Malezya üzerinden İran’a bilet aldım ve uçakla Tahran’a indim. Tahran’da bir Afgan’la karşılaştım. Ona Afganistan’a gitmek istediğimi söyleyince bana Peştuca bir mektup yazdı ve eğer yolda zor durumda kalırsam bu mektubu her hangi bir Afgan’a göstermemi söyledi. Daha sonra Tahran’dan Meşhed'e geçtim. Meşhed’de param çalındı ve İran’da beş parasız ortada kaldım. Meşhed’de çarşıda gezerken 2 Afgan’la karşılaştım. Aklıma mektup geldi, mektubu karşılaştığım Afgan’lara verdim. Mektubu okudular ve beni Afganistan’a götürebileceklerini söylediler. Onlara hiç param olmadığını belirttim. Bunun üzerine Taliban’a ulaşana kadar bütün masraflarımı onlar üstlendiler. Meşhed’den Herat’a hareket ettik. Herat’ta Taliban’a bağlı direnişçiler tarafından karşılandık. Daha sonra da Herat’tan Kandahar’a geçtik.”

O dönem Afganistan’da Taliban iktidarı yaşanmaktadır. Ayrıca Batı medyasında Taliban’la ilgili her gün olumsuz haberler çıkmaktadır. Bu da Hamza’yı ister istemez korkutur. Hamza Taliban’la karşılaştıktan sonra yaşadıkları ve Taliban hakkındaki gözlemleri hakkında şunları söylüyor: “İlk önce beni sorguladılar. Çünkü ben Müslüman değildim ve de bir Batılı’ydım. Onlara yaşadıklarımı anlattım, İslâm’ı ve direnişçileri tanımak için Afganistan’a geldiğimi söyledim. Yaşadıklarımı dinledikten sonra bana çok iyi davranmaya başladılar. Karşımda inanılmaz derecede saf ve temiz insanlar vardı. Batı insanında olan bencillik, hırs bu insanlara çok uzaktı. Bir de inanılmaz derecede misafirperverdiler. İçimi güzel bir huzur kaplamıştı. Bedensel ihtiyaçlardan ziyade, ruhlarının ihtiyacını gidermeye çalışıyorlardı. Doğru yere geldiğimi ve aradığım mutluluğu burada bulacağımı hissetmeye başladım.”

Hidayet artık Hamza’ya çok yakındır. İngilizce bilen bir Taliban mensubuyla günlerce İslâm üzerine sohbet eden Avustralya’lı asker, İslâm'la ilgili aklına takılan bütün soruları ona sorar. Sonunda Müslüman olmaya karar veren Hamza, Kelime-i Şehadet getirerek Afgan dağlarında İslam Ailesi’ne girer. Hamza Müslüman olduktan kısa bir süre sonra da, Taliban saflarında ABD’ye ve NATO askerlerine karşı savaşmaya başlar. Hamza’ya Afganistan’daki hayata alışmasının zor olup olmadığını sormuştum. Çünkü Afganistan’da yaşamak zordu. Ayrıca Hamza’nın geldiği kültür, Afgan dağlarındaki yaşama son derece uzak bir kültürdü. Hamza bu soruma şu manidar cevabı verdi: ”Ben zaten ülkemden yeni bir hayata, huzurlu bir dünyaya başlamak için çıkmıştım ve aradığım mutluluğu da burada buldum. İlk başlarda bazı zorluklar çektim; fakat şu an her şeye alıştım. Hiçbir zaman da buradan ayrılmayı düşünmüyorum. Batılıların hayat standartları Taliban’ın şartlarından çok daha iyi olabilir. Fakat hiçbiri buradaki mücahidler kadar mutlu değiller. İnsan ancak Müslüman olarak, İslâm’ı yaşayarak mutlu olabilir. Amerikalılar, Avustralyalılar, İngilizler, İtalyanlar aradıkları huzuru ancak İslâm’da bulabilirler. Onların ne kadar mutsuz olduklarını ben çok iyi biliyorum.”

Hamza kendisinden ayrılmadan önce bana iki büyük hayalinin olduğunu söylemişti. Birisi çok sevdiği annesinin hidayete erip Müslüman olması, bir diğeri de işgal altındaki Kabil ve Kudüs’ün tekrar Müslümanlar tarafından ele geçirilmesi. Hamza dünya gözüyle bu hayallerinin gerçekleşeceği günleri göremedi. Umarım Hamza’nın hayalleri bir gün gerçek olur ve Hamza yüzünden hiç eksik olmayan o güzel tebessümle bulutların ardından hayallerinin gerçekleştiğini görür.

ADEM ÖZKÖSE

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

29/6/2008 · Kategori: Sehitler

Metin Yüksel

‘Şehadet Bir Çağrıdır, Nesillere, Çağlara’



Böyle diyordu şehid Metin Yüksel... Çağları aydınlatacak yegane yolun ALLAH yolunda ölmek olduğunu haykırdı Fatih Camiinin avlusuna akan temiz kanlarıyla. O aşk ehliydi. Şehadete susamışlığı ve kendisinden sonra gelenlere emanet ettiği mücadele bilinci uğruna hayatını verdiği sevdasıydı...


Metin Yüksel, her zaman kardeşlerinin yardımına koşabilmek ve kardeşlerinin dertlerine derman olabilmek için çaba sarfediyordu. Hayatını İslam Ümmetininin dirilişine adamıştı. Mahalle mahalle, şehir şehir koşuyordu İslam'ı tebliğ edebilmek için.


Metin bir gün gençlerle ders yaparken diğer bir gün fakirlere yardım için koşuyordu. Bir gün mitingde en önde yürürken diğer bir gün Müslümanların izzetini korumak için İslama savaş açanlara karşı mücadele veriyordu.


İslam coğrafyasındaki olayları çok iyi takip edip, zulüm gören kardeşlerine destek için en önde haykırıyordu hakkı. Şehidlerin ardından imrenerek bakardı hep. ''Şehadet inkılabın habercisidir'' diyordu. Cihadı kuşanıp, Şehadeti koymuştu dualarının başına.


Daruşşafaka Lisesinin önünde kurşunlandığında Şehadet şerbetinin tadını hissetmişti... Koministlerin silahından çıkan üç kurşun vucuduna isabet etmişti. Davası için yaptığı faaliyetlerde hiç bir zaman korkmadı, geri durmadı, tereddüt etmedi Metin. Kafirlerin karşısında Uhud Dağı gibi Dimdik ayakta durdu. Mücadelesini hayatının sonuna kadar yılmadan, yorulmadan devam ettirdi. Geceleri kendi eliyle hazırladığı afişlerle Fatih'i süslerken, gündüzlerini de İslam Davasının daha çok insana ulaşması için çalışıyor, gençleri organize ediyor. Fatih Akıncılarının İyiliği Emreden ve Kötülüğü yasaklayan, eşsiz bir Kur'an nesli olması için elinden geleni yapıyordu. Hayatının hiç bir döneminde boş durmadı. O her zaman zulmün bu kadar yaygınlaştığı bir asırda Müslümanım diyen bir kimsenin boş durmasının mümkün olmadığını söylerdi. Arkadaşları bile onun bu azmi karşısında hayretlerini gizleyemiyorlardı.


Metin ağabeyimiz şehadeti arzuluyordu ve bu emeline kavuşmak için çok çalışması gerektiğinin farkındaydı. Resulullah'ın yasakladığı Kavmiyetçilik/Milliyetçilik davası güdenler ile yapılan bir çok kavgaya katılmıştı. Şehadetinden bir kaç gün önce gerçekleşen kavgada milliyetçilerin elindeki bütün silahları toplamıştı. Daha sonra bu silahları onlara geri vermişti.


Ve 23 Şubat 1979 Cuma...


Soğuk bir Şubat günü... Fatih camii avlusunda insanlar cuma namazı için hazırlık yaparken, Metin'de arkadaşlarıyla birlikte Camiin yakınındaki Vakıflar Yurdunda abdestini almış, arkadaşları ile birlikte Fatih Camiine doğru yola çıkıyordu. Silahını yanına almakla almamak arasında gitti geldi. Allahın evine ibadet amaçlı gittiğini düşündü ve silahını bıraktı.


Ağır adımlarla Fatih Camiine doğru yürüdü. İçinde tarif edemediği bir his, adını koyamadığı bir duygu vardı. Namazını kıldıktan sonra uzunca dua etti... Camiiden çıkmak için yavaş adımlarla kapıya yürüdü, ayakkabılarını aldı ve Unkapanı tarafındaki büyük kapıdan dışarı çıktı. Merdivenleri yavaş yavaş indi ve Malta tarafındaki kapıya yöneldi, bir kaç adım atmıştı ki Cami avlusu ''Metin'' sesiyle titredi. Arkasını döndü ve sesin geldiği yöne doğru baktı. Bir el silah sesi duyuldu Cami avlusunda. Yere düşmeden evvel Tekbir getirdi Metin... Ve Allah'ın arzı bir kez daha hayatına imanına şahid tutan bir yiğidin haykırışıyla sarsıldı... Olduğu yere yığıldı Metin... Kalleşçe arkadan vurmayı şiar edinenler yere düşen Metin'in başına iki kurşun daha sıktılar... Bir karışıklık oldu avluda... Karışıklıktan istifade eden karanlık yüzlü katiller münafıkça bir tavırla tekbirler getirerek kaçtılar...


Dünyada kalanların telaşesine ve içinde bulundukları kaosa inat, Metin Allah'ın yalnızca şehidlere nasib ettiği bir iç huzur ile, özlemini çektiği şehadete kavuşuyor ve Rabbinin cennetlerine kanatlanıyordu... Tarih bir kez daha, Tevhid Mücadelesinin sancaktarlığını yapan yiğit bir gencin verdiği söze sadık kalışını kaydediyor ve O'nun mücadelesini kendinden sonra gelenlere emanet ediyordu...


Metin Cennete'e kanatlandı... İyi insanların onurlu ölümlerle Rablerine kavuşmalarının gerekliliğini hatırlatarak gitti... Açıkta kalan gözleri ile tamamlanmış, zafere ulaşmamış bir kavgayı bize emanet ederek gitti... Şehadetin ucuz olmadığını, Şehid olabilmek için ancak bir şehid gibi yaşamanın şart olduğunu öğreterek gitti... Gidişiyle de bir ders verdi bize... Ve kanı, filizlenmek için kanını bekleyen bir neslin toprağını bereketlendirdi...


O bizim öğretmenizdi... Karlı ve soğuk bir Şubat Günü, Fatih Camiinin avlusuna dökülen kanlarıyla bize son dersini verdi... Ve gitti...


29 sene geçti Metin Yüksel'in bir cemre gibi toprağa düşmesinin üzerinden... Ve bugün, yüzlerce Metin, tevhid sancağını dalgalandırmak için canlarını vermeye hazır olduklarını haykırmaktadırlar... Karanlığın dünyanın dört bir yanına yayıldığı 21.Asırda insanları İslam Medeniyetinin aydınlığına davet etmek için, Metin'in açtığı yolda kararlı adımlarla yürüyen binler vardır şimdi meydanlarda... Ve Ahzab 23'ün taptaze tefsiri ile bir kez daha sarsılır dünya...


"Mü'minlerden öyle erler vardır ki, Allah'a verdikleri söze sadık kaldılar ve şehid oldular...Kimileri de şehitlik beklemektedir... Onlar hiç bir surette sözlerini değiştirmemiştirler." (Ahzab 23)

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

3/6/2008 · Kategori: Kur__an Hakkinda

Kur'an ile Muhabbet Böyle Olur!

Tebe-i Tâbiîn neslinden Abdullah ibn Mübarek hazretleri anlatıyor: Hacca gidiyordum. Irak-Suriye topraklarından geçerken yalnız bir kadına rastladım. Selâm verdim; selâmımı “Söz olarak Rahîm bir Rabden selâm sözüdür onların duyacağı” (Yâ-Sîn:5 )âyetiyle aldı.

“Buralarda ne yapıyorsun?” diye sordum. “Allah kimi yoldan çıkarmışsa, ona yol bulduracak yoktur” (A’râf: 186) âyetini okudu. Anladım ki, yolunu kaybetmiş.

Nereye gittiği soruma “Bir gece kulunu Mescid-i Haram’dan alıp Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah’ı tesbih ederim” (İsrâ: 1) âyetiyle karşılık verdi. Anladım ki, geçtiğimiz hacc mevsiminde haccını tamamlamış, Kudüs’e gidiyor.

“Ne zamandan beri böyle yolunu kaybettin?” dedim. “Tam üç gece (yani üç gündür)” (Meryem: 10) dedi.

Yiyecek verme teklifinde bulundum. “Sonra orucunuzu gün batıncaya kadar tamamlayın” (Bakara: 187) âyetini okudu.

“İyi de Ramazan’da değiliz” dedim. “Kim Allah için nafile bir hayır yaparsa, Allah her hayrın karşılığını verendir, her şeyi hakkıyla bilendir” (Bakara: 158) âyetiyle cevap verdi.

“Yolculukta oruç açılabilir” dedim. “Ama orucu tutarsanız, bu hakkınızda daha hayırlıdır” (Bakara: 184) âyetini okudu.

Niye benim gibi konuşmadığını sordum. “Ağzından tek bir söz bile çıkmasın ki, yanında onu gözleyen ve o sözü kaydetmeye hazır bir gözcü bulunmamış olsun” (Qâf:1 )dedi.

“Kimlerdensin?” diye sordum. “Bu konuda bilgin yok (ailemi söylesem de tanımazsın). Sonra göz de, kalb de (görmeden, kesin bilgiye dayalı olmadan verdiğin her hükümden) sorumludur” (İsrâ: 36) âyetiyle cevap verdi.

“Hata ettim, hakkını helâl et!” dedim. “Bugün size kınama yok. Allah, sizi bağışlasın” (Yusuf: 92) dedi.

Deveme bindirip kafilesine ulaştırma teklifinde bulundum. “Hayır adına ne işlerseniz Allah onu bilir” (Bakara: 215) âyetiyle mukabele etti.

Devemi yanına getirdim. Binecekken, “Mü’min erkeklere söyle, bakışlarını sakınsınlar” (Nûr: 30) âyetini okudu.

Gözlerimi çevirdim; binecekken deve ürküp kaçtı, bu arada elbisesi az yırtıldı. “Başınıza musibet olarak ne gelirse, bu bizzat işleyip, onu hak etmeniz sebebiyledir” (Şûrâ: 30) âyetini mırıldandı.

“Sabret, deveyi bağlayayım!” dedim. “Bu hususta Süleyman’ı anlayışlı ve daha isabetli davranır kıldık” (Enbiyâ: 79) âyetini okuyarak, devemi yönlendirme konusunda benim daha başarılı olduğumu kasdetti.

Deveye bindi ve “Bunu bize baş eğdiren Allah’ı tesbih ederim; yoksa bunu biz başaramazdık. Ve sonunda şüphesiz Rabbimize döneceğiz!” (Zuhruf: 13-14) âyetlerini okudu.

“Haydi!” diye deveyi hızlandırdım. “Yürüyüşünde (ve davranışlarında) vakur ol ve sesini yükseltme. Seslerin en çirkini, (bağıran) eşeğin sesidir!” (Lokman: 19) mukabelesinde bulundu.

Yürürken şiir okumaya başladım. “Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun!” (Müzzemmil: 20) dedi.

“Şiir okumak haram değil ki!” dedim. “Bu hususu ancak gerçek idrak ve basiret sahipleri düşünüp anlar!” (Bakara: 269) cevabını verdi.

Bir süre gittik; sonra evli olup olmadığını sordum. “Ey iman edenler! Cevabı verildiğinde sizi üzecek meselelerden sormayın!” (Mâide: 101) âyetini okudu.

Derken kafilesine ulaştık ve “Kafile içinde kimsen var mı?” dedim. “Mal ve evlât dünya hayatının süsüdür!” (Kehf: 46) dedi.

Anladım ki, evlâdı var. İsimlerini sordum. “Allah İbrahim’i dost edindi; Allah Musa ile konuştu; Ey Yahya, Kitab’a kuvvetle tutun!” (Nisâ: 125, 164; Meryem: 12) âyetlerini okudu.

“Ey İbrahim, ey Musa, ey İsa!” diye kafileye seslendim. Nur yüzlü üç genç “Buyur!” diye çıkageldi. Onlara para verip, “Bununla içinizden birini şehre yollayın! Yemeklerin helâl ve temiz olanına baksın ve size bir yiyecek getirsin. Dikkatli davransın!” (Kehf: 19) dedi.

Yiyecek gelince bana, “Geçmiş günlerinizde yaptıklarınızın karşılığında şimdi afiyetle yiyip için!” (Hâqqa: 24) dedi.

Çocuklara, “Annenizin bu durumunu bana söylemezseniz bu yemekten yemem!” dedim. “Annemiz” dediler, “Ağzından Cenab-ı Allah’ın gazabını çekecek yanlış bir söz çıkar korkusuyla 40 yıldır böyle sadece Kur’an’la konuşur.”

İbn Mübarek, bu hadiseyi Kur’an’da her şeyin bulunduğuna delil olarak anlatırdı.

Kalıcı Bağlantı Yorum (4) Yorum yaz!

3/6/2008 · Kategori: Kur__an Hakkinda

Bir Kitap İstiyorum...

Ben bir kitap istiyorum; baştan aşağı benden bahsetsin, bana benim hakikatimi hikaye etsin. Kinimle, nefretimle; kederim ve neş’em ile; kaderim ve irademle beni anlatsın. Zaaflarımdan bahsetsin. Güzel yanlarımı şerh etsin. Bana neden var olduğumu öğretsin. Ölümün ukdesini çözsün; hayatın bilmecesine bir anlam versin. Nereden geldiğimi, nereye gideceğimi, bu hayata neden devam ettiğimi bildirsin. Ben bir kitap istiyorum, okuduğumda benden bahsetsin.

- ‘Biz size bir kitap indirdik.. içinde sizin zikriniz var. Neden düşünmüyorsunuz!?’ 21/10.

Bir kitap arzuluyorum, bağrıma basacağım; yana yakıla durmadan okuyacağım. Metni yanımda olmadığı anlarda gözlerimi nurlandıramasam da, lafızlarını dilime takıp dudaklarımı ıslatacağım. Gece yatağımdan kalktığımda, gündüz işime koyulduğumda onu kendime enis bilip, kıraetinde bulunacağım. Keşke herkes bu kitabı okusa, herkes bununla hemhâl olsa; keşke bütün dünya bunu tanısa, ondan nasipsiz kimse kalmasa diyeceğim. Bir kitap arıyorum, gerçekten seveceğim; onu okumayı ibadet gibi kutsal bileceğim.

- ‘O gün Peygamber, Ya Rab! Halkım bu Kur’an’ı mehcur, kendisinden hicret edilmiş, okunmaz, yüzüne bakılmaz hale getirdiler, der.’ 25/30.

Bir kitap arıyorum, dertlerime şifa olsun. Dağınıklığım ve tasam; acılarım ve kederim onu okuyunca son bulsun. Hırsımı, ye’simi; ataletimi, cehaletimi; bencillik ve hıyanetimi iyileştirsin. Yıllardır düşe kalka yol alan ruhumun yaralarına merhem olsun. Sesiyle soluğuyla, lafzı ve manasıyla, halsiz düşen maneviyatıma derman olsun, maddi-manevi hastlalıklarıma sıhhat versin. Ben şu ahirzaman asrında kendi benliğine şifa arayan zamanzede bir dertliyim, kitabım her türlü derdime şifa bulsun.

- ‘Biz bu Kur’andan öylesine indiririz ki, indirdiklerimiz müminler için şifa ve rahmet olur.’ 17/82.

Bir kitap hayal ediyorum, satırları nurdan, duadan yapılmış. Okuduğumda dua dua yalvaracağım, beni yaradan Rabbime satırları ile kulluk edeceğim. Tilavetine durduğumda kevserle dolu nurdan bir kurnada yıkanıyormuşcasına kusurlarımdan temizlenip, hatalarımı, günahlarımı bir bir itiraf edeceğim; ve derken semavi mağfiretin tatlı serinliğini bütün ruhumla hissedeceğim. Bir beyan hayal ediyorum, kendisi ile tevbe edip, temizleneceğim.

- ‘Rabbim mağfiret buyur, rahmet et, Rahmet edenlerin en hayırlısı sensin!’ 23/117

Gönlüm bir kitap çekiyor, lafızlarına hüzün yakılmış.. öyle ki okunduğu zaman sesi halka halka yükselip meleklerin dahi gönüllerini avlayan. İçinde peygamberlerin ıstırabı, Hazret-i Mustafa’nın kayıp giden insancıklara yönelik gönül hafakanı, Yakub’un hicranı, Zeliha’nın efganı, İbrahim’in ahı bulunan. Hüzünle nazil olmuş; mahzun bir gönüle konmuş ve hep hüzünle okunmuş.. hakkında “Kıraet ederken hüzünlenip göz yaşı akıtınız; hiç değilse kendinizi zorlayınız!” tavsiyesi bulunan hazin bir kitap.

- ‘İman eden kalplerin Allah’ın zikri karşısında haşyetle yumuşayacağı an ne zaman gelecek!’ 57/16

Bir kitap düşlüyorum, içinde benden öncekilerin bilgisi, sonra geleceklerin haberi ve bu güne ait meselelerin de hükmü bulunan.. bir beşer olarak benim ve bir mükerrem cem’iyyet olarak tüm insanlığın, bütün zaman ve mekanlardaki, vaki ve muhtemel tüm ihtiyaçlarına cevaplar veren. İnsan, kainat ve Allah denkleminde her meselemize çözümler üreten. Bir eli mülk aleminde, diğer eli ise melekuta salınmış; bir taraftan dünyayı, öte yandan da ahireti kuşatan; müminlerine cennet vaad ederken, münkirlerine cehennemi vaid buyuran; arş-ı azamdan, ism-i azamdan, her ismin mertebe-i azamından gelip, bütün alemlerin Rabbi ünvanı ile Allah’ın kelamı bulunan bir kitap.

- ‘Yaş-kuru her ne varsa muhakkak bir mübin kitapta bulunmaktadır.’ 6/59

Bir kitap arıyorum, şöyle keskin bir beyanı olsun. Kitap diye anılan deffeteyn arasına dercedilmiş her kelamdan üstün bulunsun. Kavlinde idraklerin üstünde bir kudret, beyanında ölüleri kabirlerinden kadırıp diriltecek, dağları yerinden söküp yürütecek bir müessiriyet bulunsun. Arza okunacak olsa zemini yarık yarık faylara bölecek, hüznü sıradağlara yaslanıverse, ağırlığıyla yekpare dağların belini bükecek bir kitap olsun. Getirdiği emanetin büyüklüğünden semalar korksun, arz tahammülünden aciz bulunsun. Bir kitap arıyorum, şöyle keskin bir beyanı olsun.

- ‘Eğer dağları yürütecek, yeri paramparça edecek, ölüleri bile konuşturacak bir kitap olsaydı, işte o, bu Kur’an olurdu.’ 13/31

Bir kitap biliyorum, kendinden çok emin. Bütün ins ve cinne meydan okuyan. Kendini hak kabul etmeyenlere, ‘Davanızda haklı iseniz, buyrun bu kitabın bir benzerini de siz getirin; hatta Allah haricinde ne kadar yardımcınız varsa, her kime tapıyor iseniz tanrılarınızdan ve yardımcılarınızdan meded isteyiniz!’ diyerek tehaddide bulunan. Elif, lam ve ra harfleri gibi beşerin alfabesinden mürekkep, lakin beşer takatinin ötesinde bir kitap. Öyle ya beşer toprağı eline alır, en nihayet bir harika heykel inşa edebilir; Allah bir tutam toprağı kabzasında tutar, ondan hayat çıkarır.

- ‘Eğer kulumuza indirdiğimiz Kur’an’ın Allah’ın sözü olduğunda şüpheniz varsa, haydi onun bir benzerini de siz getirin ve Allah’tan başka güvendiklerinizin hepsini çağırın, iddianızda haklı iseniz!’ 3/23

Bir kitaba iman ediyorum, ki önünden ve arkasından, sağından yada solundan kendisine batılın yaklaşamadığı tek kitap. Hak ile inmiş; hakkı anlatıp hak ile hükmeden; ne geldiği mevkide, ne inişine vasıta olan elçide, ne kendisine ineni olduğu gibi aktaran ümmî nebide, ne de içeriğinin gerçeğe tekabül edişinde şüphe bulunmayan bir kitap.. kendi kendine bürhan bir mucize. Lafzı, nazil olduğu üzere mahfuz; manası fikr-i selim ve kalb-i selimi teşvişe salmayacak şekilde muhkem, çelişkilerden arı ve apaçık; geçmiş kitapların doğrularını tasdik, eğrilerini de tashih eden bir musaddik ve müheymin. Sözlerin en doğrusu, beyanların en güzeli ve gerçeği bir kitap.

- ‘Allah’tan daha doğru sözlü kimi bulursun!’ 4/8


- ‘Ey Peygamber de ki: Bu gerçekten büyük bir haberdir. Her ne kadar siz yüz çevirseniz de!’ 38/67-68.

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

3/6/2008 · Kategori: Serbest konular

İbadetlerimize İhanet Etmeyelim

Namazlarımızda sıkça okuduğumuz kısa surelerden biri de Maun Suresi’dir. Bu surenin mealine bakarsanız, dördüncü ayetin “yazık o namaz kılanlara..” diye başladığını göreceksiniz. Rahmetinin gazabından çok çok engin olduğunu bildiğimiz Yüce Rabbimiz, kendine ibadet eden bir insanı neden böyle kınıyor olabilir?

İbadetlerimizin hedefi ALLAHu Tealâ’nın rızasını kazanmaktır. Ne var ki edebine riayet edilmeden yapılan ibadetlerin, bırakın O’nun rızasını kazandırmayı, yapanın yüzüne çarpılma ihtimali çok yüksek.

Maun Suresi’ndeki “yazık o namaz kılanlara!” kınamasına benzer bir ifadeyi Hz. Peygamber A.S. Efendimiz’in şu sözlerinde de görüyoruz:

“Nice oruç tutanlar vardır ki, tuttukları oruçtan ellerinde kalan sadece açlık ve susuzluktur. Nice gece ibadeti ile meşgul olanlar vardır ki, ellerinde kalan sadece yorgunluk ve uykusuzluktur. (İbn-i Mace, Darimî, Nesaî, Ahmed)

Çok ciddi bir ikaz ve kınamanın içi içe bulunduğu bu ifadeleri görünce insan sormadan edemiyor: Acaba biz, bu ayet ve hadis-i şerifte anlatılan gruba dahil olmaktan yeterince çekiniyor muyuz? Ya okuduğumuz Kur’an bize lanet ediyorsa ne yapacağız? Namazı bir tür sportif faaliyet veya alışkanlığa, orucu perhize, haccı turistik geziye, zikir meclislerini eğlenceye, zekâtı ticarete, hizmeti benlik davasına, cihadı cinayete, hakka daveti siyasete çevirdiysek, bu nasıl bir dindarlıktır? Amellerimizin muhasebesini yapmadıkça İslâm’ı yaşama ve yaşatma davasında en büyük yıkımı biz yapmış olmaz mıyız?

Bütün bunlardan sonra şunları düşünmek zorundayız:

“Senelerdir yapıp durduğumuz ibadetler, hayatımızda ve ahlâkımızda ne gibi değişiklik yaptı? Yoksa ibadeti adet haline mi getirdik?”

İbadetler birer emanettir

Yüce Rabbimiz müminleri şöyle uyarıyor: “Ey iman edenler! ALLAH’a ve Rasulü’ne hainlik yapmayın. Size emanet edilen şeylere de bilerek hiyanet etmeyin.” (Enfal, 277)

Büyük müfessir sahabi İbnu Abbas R.A. bu ayeti açıklarken, kullara emanet edilen şeyin ALLAHu Tealâ’nın yapılmasını farz kıldığı ameller olduğunu belirtiyor. Hiyaneti ise, amelleri gereği gibi yapmayıp zayi etmek şeklinde tefsir ediyor. (İbnu Kesir, Tefsiru Kur’ani’l-Azim)

Rasulullah A.S. Efendimiz, namazda rukû, secde ve kıraatını eksik yapan, namazın bölümlerinden çalan kimseyi “en kötü hırsız” olarak tanıtır. (Darimî, Malik, Ahmed)

Bir emaneti zayi etmeye ihanet denir. Bir şeyin hakkını vermemek de ihanettir.

Yeryüzünde en büyük emanet ALLAHu Tealâ’nın emanetleridir. Bu emanetler, iman, ibadet ve güzel kulluktur. Yüce Yaratıcı’nın bir insandan yapmasını istediği bütün vazifelere ibadet veya kulluk denir. Rabbine kulluktan kaçıp nefsine kul, dünyaya köle olanlar, temiz fıtratlarına karşı en büyük zulmü yapmaktadırlar. Bu halleriyle onlar, Hakk’a karşı en açık ihanet içerisindedirler. Tevbe etmeden bu halde ilâhi huzura çıkanlar, Yüce ALLAH’ın öfke ve azabından nasıl kurtulabilirler? Bu, gerçekten çok acı bir sonuçtur.

Diğer acı bir sonuç da, bir insanın ömrünü ALLAH’a ibadet ve kulluk içinde geçirdiği halde, ahiretine hiçbir hayır ve sevap götürememesidir. Bunun sebebi, ibadete ihanet edilmesi, yani hakkının verilmemesidir. İşte bu durum, müminler için büyük bir ayıp ve acı bir kayıptır.

Evet, usulüne uygun yapılmayan her iş maksadın tersine sonuç verir. İbadetler de böyledir. Kul, bazen ibadetle ALLAH’a yaklaşayım derken, ALLAH’tan uzaklaşabilir. Bunun sebebi kendisidir. Çünkü edebi çiğnenen, hedefi değiştirilen, tavazu yerine kibir ve kendini beğenmeye alet edilen bir ibadet kabulü değil, belki azar ve azabı gerektirir.

Hz. Ömer R.A., bazı insanların ibadetleri nasıl adet haline getirdiğini şu üzüntü dolu sözleriyle dile getirir: “Öyle insanlar var ki, müslüman olarak saçını başını ağartmış. Fakat ömründe ALLAH için hakkıyla kıldığı bir namazı yok.” (Sühreverdi, Avarifu’l-Mearif)

İbadetin hedefi

ALLAH için yapılan ve kulu ALLAH’a yaklaştıran bütün güzel ameller ibadet kapsamına girer. Namaz, oruç, zekat, hac, kurban, zikir, şükür, tefekkür, haramları terk gibi ameller ibadetlerin başında gelir. Özü itibariyle ibadet, kalbin ALLAH’a bağlanmasıdır. İbadet, samimiyettir. Gerçek ibadet, kulun nefsini tanıması ve kul olduğunu anlamasıdır. İbadetin hedefi ALLAH’ın rızası, hediyesi ise cennet Cemalullah’ı müşahededir.

İbadetin merkezi kalptir. İlâhi sevgi ve bilgi kalpte oluşur. ALLAHu Tealâ’ya yaklaşmak kalple olur. Dolayısıyla kalbin katılmadığı ibadetler, şekilden ibaret kalır. Kalbin katılması demek, uyanık olması ve neyi kim için yaptığını bilmesidir. İbadette ALLAH için niyet farzdır. Bozuk niyet ve gafletle yapılan ibadetler çoğu kez gösteriş için yapılır. Böyle bir ibadet yakınlık değil, uzaklık sebebi olur. Artık ona ibadet değil, ihanet denir. Çünkü ALLAH için yapılması gereken bir iş, nefis ve dünya için yapılmış; mahluk mabud makamına çıkarılmış, ahiret sermayesi dünyada harcanmıştır.

İbadetin içi niyet, dışı edeptir. Edep, makama uygun davranmaktır. Edep lazım olanı yapmaktır. Her makamın bir edebi vardır. Edebi zayi edenler, maksatlarına ulaşamazlar. Namazın, orucun, haccın, hizmetin, zikrin ve diğer bütün ibadetlerin kendilerine göre edepleri vardır. Bu edeplerin bir kısmı ibadetten önce, bir kısmı ibadetin içinde, bir kısmı da ibadetten sonradır. İbadetten önceki edepleri bilmeyen kimse, ibadetin içindeki ve peşindeki edepleri koruyamaz. Edepsiz ibadet, sahibi için bir yorgunluktur. Aynı zamanda Yüce Rabbine karşı vefasızlıktır. Bundan dolayı, ibadete yanaşmayanlara azap hazırladığı gibi, ibadetteki edebi korumayanlar da azapla korkutulmuşlardır.

İbadete hazırlık

Farz olsun, fazilet olsun, bütün ibadetlerden önce bir hazırlık şarttır. Her ibadetin kendine has edepleri ve hazırlık şekli vardır. Ancak, bazı vazife ve hazırlıklar vardır ki, onların her ibadetten önce yapılması gerekir. Bu hazırlıklar şunlardır:

İbadetin ilmini öğrenmek:

Buna farz-ı ayın ilim denir. İbadet yapmakla yükümlü olan erkek-kadın her müslümanın yapacağı bir ibadetin dışındaki ve içindeki vazifeleri öğrenmesi gerekir. Bunu ihmal etmek, geciktirmek, önemsememek, ibadeti zayi etmek demektir. Cahil kimsenin yaptığı ibadet ya bozuk, ya eksik olur; kârı zararını kurtarmaz.

Helal yemek ve giyinmek: Yapılış şekliyle ibadetler dört kısımdır: Kalple, bedenle, malla ve hem beden, hem de mal ile yapılan ibadetler. Bir müminin, kendisiyle ibadet yaptığı bütün azalarının ve mallarının temiz olması gerekir. ALLAHu Tealâ temizdir ve ancak temiz olan amelleri kabul eder.

Haram gıda ile beslenen bir beden, huşu ve huzur içinde namaz kılamaz, hakkıyla oruç tutamaz. İçine haram, haksızlık ve zulüm karışan malla yapılan işler de hayır olmaz.

Haram maldan zekat verilmez. Haram mal ile hacca gidilmez; gidilse kabul edilmez. Haram elbise içinde kılanan namaz kabul olmaz. Harama bulaşan ağzın yapacağı zikirden gerekli fayda hasıl olmaz, duası kabul edilmez. Rasulullah A.S. Efendimiz’in belirttiği gibi, yalanı, gıybeti ve çirkin sözleri terk etmeyen kimsenin orucu aç kalmaktan başka bir şey değildir. O kimsenin aç kalmasına ALLAHu Tealâ’nın ihtiyacı yoktur (Buharî, Ebu Davud, Tirmizî)

Bunun için arifler: “Midesine girene dikkat etmeyenin hiçbir hali güzel olmaz.” demişlerdir.

Kalbi manen öldüren şeylerden çekinmek: İbadet için en önemli hazırlık, ibadetin merkezi olan kalbi günah kirlerinden temizlemektir. İbadetlerin başında, haramdan kaçmak gelir. Günahla kirlenen bir kalp Yüce ALLAH’ı hakkıyla sevemez, tadıyla zikredemez. Hakkıyla kılınan namaz insanı kötülüklerden uzaklaştırır. Ancak kötülükler de insanı ya namaz kılmaktan uzaklaştırır veya namazdaki huşu ve huzurdan uzaklaştırır. Gaflet, gafleti davet eder. Kötülük, kötülüğü çeker. Bizlere günahın peşinden hemen tevbe ve iyi amel yapmamız emredilmiştir. Fakat günahla temizliğini kaybeden bir kalple güzel ibadet yapmak, mesela huşu içinde bir namaz kılmak oldukça zor ve zevksizdir.

Yalan, gıybet, alay ve boş sözlerle meşgul olan bir dil, nasıl hikmetten bahsedebilir, ne derece zikir çekebilir? Kin, kibir, haset ve nefretle kararmış bir kalp ne kadar ahireti düşünebilir, nasıl ALLAH sevgisiyle zikre geçebilir?

Kalbi hazır hale getirmek:

Ne yaptığını bilmeyen kalp sarhoş kabul edilir. Sarhoşun ameline kıymet verilmez. İbadet, şuur ve sevgiyle yapılmalıdır. Yoksa adet olur. İnsan her ibadetin evvelinde, onu niçin ve kim için yaptığını bilmelidir. Buna niyet denir. ALLAH için niyet edilmeyen işler ibadet olmaz.

Kendini kontrol etmek:

Bütün ibadetler ALLAHu Tealâ’yı zikretmek içindir. Bütün ibadetlerle varılacak sonuç, güzel ahlâka ulaşmak ve edebi elde etmektir. Bunun için her ibadetin evvelinde kalbimizi, sonunda da halimizi kontrol etmeliyiz. Eğer kalbimiz önceki halinden biraz daha uyanık ve Yüce Rabbine karşı sevgi yüklü ise bu, önceki ibadetlerin güzel yapıldığını gösterir. Eğer her gün davranışlarımız biraz daha güzele gidiyorsa, bu, ibadetlerimizin kabul edildiğinin alametidir.

Arifler, hep şunu derler:

Bir insanın ibadeti, ilmi, zikri, hizmeti ve hayır türü işleri artar da edebi artmazsa, bu onun yaptıklarının taklitten öte geçmediğini gösterir.

Bize düşen en önemli vazife, her ibadetin sonunda ibadetimizdeki kusurlarımız için af dilemektir.


MUAHMMED EMİN GÜL

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

3/6/2008 · Kategori: ibn-i kesir tefsiri

KUREYŞ SÛRESi

(Mekke'de nazil olmuştur.)

Bu sûrenin faziletiyle ilgili garîb bir hadîs zikredilir. Şöyle ki: Bey haki hilafiyat bahsinde der ki: Bize Hafız Ebu Abdullah... Ebu Tâlib kızı Ümmühânî'den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Allah Teâlâ Kureyş'lileri, yedi özellik ile üstün kılmıştır: Ben onlardanım. Nübüvvet onlardadır. Mekke'nin hâcibliği onlardadır. Mekke'nin su dağıtma görevi (sikâye) onlardadır. Allah, fil ordusuna karşı onlan muzaffer kılmıştır. Onlar on yıl kendilerinden başkası Allah'a ibâdet etmezken sürekli Allah'a ibâdet etmişlerdir. Allah onlar hakkında Kur'-ân'da bir sûre indirmiştir. Sonra Rasûlullah Kureyş sûresini okumuş.

Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

1  — Kureyş'in alıştırılması için.

2 — Yaz ve kış yolculuklarına alıştırılmasından dolayı,

3  — Bu evin Rabbına ibâdet etsinler.

4  — Ki O, kendilerini açlıktan kurtarmış ve korkudan emin kılmıştır.

Bu sûre bir önceki sûreden (Fîl sûresi) İmâm olan mushafta ayrılmış ve ikisinin arasına «Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.» ifâdesi bir satır olarak yazılmıştır. Ancak mânâ bir önceki sûreye bağlıdır. Nitekim Muhammed İbn İshâk ve Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem bunu açıkça söylerler. Kaldı ki mânâ da onlara göre bir önceki sûrenin devamı olduğunu göstermektedir: Biz, Fîl- ashabının Mekke'ye girmesini önledik. Ve fil ordusunu helak ettik ki Rureyş'liler kendi beldelerinde emîn olarak birbirleriyle uyuşup toplanabilsinler.
Denildi ki: Bundan maksad; Kureyş'lilerin alışkın oldukları, kışın Yemen'e yazın da Şâm tarafına ticâret ve benzeri şeyler için yaptıkları gezilerdir. Sonra ülkelerine seferlerinden emîn olarak dönerlerdi. Zîrâ Allah'ın Harem'inin sakinleri olmaları nedeniyle, halk katında saygı görürlerdi. Onları bilenler hürmet ederlerdi. Hattâ onlarla beraber yazlığa gidenler de emîn olurlardı. Gerek kışın, gerekse yazın göçleri esnasında durumları böyle idi. Ülkelerinde ikâmet ettikleri zaman ise bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurur: «Çevrelerinde insanlann zorla kapılıp götürülmesine rağmen orayı emîn bir harem yaptığımızı onlar görmediler mi?» (Ankebût, 67) Bu sebeple Allah Teâlâ bu sûrede de «Kureyş'in alıştırılması için.» buyuruyor. Bu, bir önceki kısımdan bedeldir ve onu açıklamak içindir: «Yaz ve kış yolculuklarına alıştırılma-sından dolayı.» İbn Cerîr Taberî der ki: Doğru olan, baştaki lamın ta-accüb için olmasıdır. Sanki Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: Kureyş'-lilerin alıştırılmasma ve Benim bu konuda onlara vermiş olduğum nimetime hayret edin. Zîrâ bu iki sûrenin birbirinden bağımsız ve ayrı birer sûre olduğu konusunda müslümanlarm icmâı vardır.
Sonra Allah Teâlâ bu yüce nimete şükretmelerini belirterek buyuruyor ki: «Bu evin Rabbma ibâdet etsinler.» İbâdeti yalnız ve yalnız O'na yapsınlar. Nasıl ki O, burayı kendileri için mahrem bir yer ve emîn bir ev kıldıysa, onlar da ibâdette yalnız ve yalnız O'na yönelsinler. Nı-tekim Nemi sûresinde de şöyle buyurmaktadır: «Ben, ancak bu şehrîft Rabbına kulluk etmekle emrolundum. O, burayı saygıdeğer kılmıştır ve her şey O'nundur. Ben, müslümanlardan olmakla emrolundum.» (Nemi, 91)
«Ki O, kendilerini açlıktan kurtarmış ve korkudan emîn kılmıştır.» O evin sahibi ve Rabbı, onları açlıktan kurtarıp doyurmuş ve' korkudan da emîn kılmıştır. Allah Teâlâ onlara emniyet ve ruhsat in'âm ettiğinden dolayı yalnız ve yalnız O'na ibâdet etmeli ve O'ndan başka putları O'na eş ve denk kabul etmemelidirler. Bu sebeple bu emre uyanlara Allah, dünyada ve âhirette emniyet verir. Bu emre karşı çıkanlardan da her iki dünyada emniyet ve huzuru alır. Tıpkı Nahl sûresinde bu-yurulduğu gibi: «Allah, size huzur ve güven içinde olan bir kasabayı misâl olarak verir. Her yandan oraya bol bol rızık geliyordu. Ama Allah'ın nimetine nankörlük ettiler de, yaptıklarından dolayı Allah onlara, açlık ve korku belâsını tattırdı. Andolsun ki onlara; kendilerinden bir peygamber gelmişti de onu yalanlamışlardı. Zulmederlerken kendilerini azâb yakalayıvermişti.»  (Nahl, 112-113)
İbn Ebu Hatim der ki: Bize Abdullah İbn Amr... Yezîd kızı Esmâ1-dan nakletti ki, o; Rasûlullah (s.a.)ın şöyle buyurduğunu işittim, demiştir: Vay annenize Kureyş'liler, «Kureyş'in alıştırılması için.» (kavlinden)
îbn Ebu Hatim der ki: Bize babam... Üsâme İbn Zeyd'den nakletti ki, o; Rasûlullah (s.a.)m şöyle buyurduğunu işittim, demiştir: «Kureyş' in alıştırılması için. Yaz ve kış yolculuklarına alıştırılmasından dolayı.» Vay size ey Kureyş'liler topluluğu. Sizi aç iken doyuran ve korkulu iken emîn kılan bu evin Rabbına ibâdet edin. Ben, bunu Üsâme İbn Zeyd'den menkûl şekilde böylece gördüm. Doğrusu Esma Bint Yezîd'tir. Ve rivayetin aslında veya istinsahta bir yanlışlık olmalıdır. Allah, en iyisini bilendir.

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

« Önceki ::